“Geniş
bir coğrafyada
yaygın olarak
kullanılan kardeş
ülke ve
topluluklar arasında
güçlü bir
bağ kuran
Türkçe, sahip
çıkmamız gereken
en önemli
zenginliklerimizdendir.”
Ahmet
Necdet Sezer
T.C.
Cumhurbaşkanı
Şurada,
bir hafta
önce, basında
Türkçe ile
ilgili bir
haber
okumasaydım, hiç
olmazsa bu
sayımızın bu
köşedeki yazısının
konusu, çok
daha değişik
olur, örneğin
bahara, erguvana
kokardı. Ha yürek
dayansın, bakalım
dayanabilirse...
Hem de
olay, İskeçe
gibi bir
yerde geçiyor.
Bilmeyenler
bilmez, İskeçe,
Yunanistan denilen
memleketin Batı
Trakya bölümünde,
basbayağı bir
kent.
Gittiğimiz,
gördüğümüz yok.
Gidenlerden,
görenlerden duyduk.
İskeçe’de hem Türkler,
hem Yunanlılar
yaşıyormuş. Türkler
yaşıyormuş ama
nasıl yaşıyormuş!
Bir
gidip onlara
sormak lazım.
Daha
önceleri biliyorduk.
Bu kentin
bir başmüftüsü
var. Baş müftü
Emin Ağa’yı,
Amerika gibi
bir ülkede de
duymayan, bilmeyen
kalmadı.
Müftülüğüne
pişman ettirdiler
adamı. İkide
bir cezaevine
atıyorlar, suçu
da galiba
Emin Ağa
olmak, müslüman
olmak!
Yunan
makamları, şimdi
de kalkmışlar, İskeçe
kentinde Türkçe’ye
baş göz
açtırmıyorlar.
Hadi,
uzun yıllar
Türk okulları,
Türk dernekleri,
daha nice Türk
kuruluşları,
tabelalarına Türk
sözcüğünü
yazamıyorlardı. Biri,
okuluna Türk
ismi geçen
tabelayı
astı,
diyelim. Hemen
Yunan polisi o
tabelayı görür,
yere indirirdi...
Dünya
iyi bilir
ki, Türkçe,
Türk dili,
Todor Jivkov
hakimiyetindeki
Bulgaristan’da en çok
hakaretlere uğramış,
dillikten çıkarılmıştı.
Dünya, dünya
olalı Bulgaristan’da
Türkçe’nin
çektiği sıkıntıları
hiçbir dil
çekmemiştir. Dünyanın
bir köşesinde
Türkçe’mizin çektiği
sıkıntıların bir
çeyreğini İngilizce
çekmiş olsun,
dakikasında o ülkeyi
Başkan Bush, terörist
ilân
eder, vurma
çarelerini arardı.
Ne
sıkıntı çekmek!?
Günümüzde
İngilizce’ye öyle
büyük rağbet
var ki,
onu hemen
hemen her evde
baş köşeye
oturtuyoruz.
Evimize
gelen misafirlerimize,
ne olur,
biraz kısık
konuşalım, bizim
Serkan İngilizce’den
ders çalışıyor,
diyoruz.
Sakın
yanlış anlaşılmasın.
İngilizce’ye
karşı şu
kadarcık bir
husumetim olamaz.
İnsan
hakları diyoruz.
İnsan
hakları var
da, dil
hakları yok
mu?
Niye
bu yasaklar
hep Türkçe’mizi
buluyor?
Yalnız
Yunanistan ile
Bulgaristan mı
Türkçe’ye böylesine
acımasızca
saldırıyorlar?
Türkçe
konusunda sadece
bu iki
ülkeyi suçlarsak,
hata etmiş
oluruz.
Bundan
birkaç yıl
önce ağır
iç savaşın
yaşandığı Kosova’da
da
Türkçe’nin düşmanları
giderek artmaktadır.
Oysa,
bu yörelerde
Tito zamanında bile
insanlar, kendi
aralarında, hele
müslümanlar yalnız
Türkçe ile
tatlı bir
ortamı yaratmayı
başarmışlardır. O
yılların canlı
tanıkları hâlâ
hayattalar. Esnafı,
tüccarı, Türk’ü,
Arnavut’u, Boşnak’ı
Türkçe’ye ana
dilleri gibi
iş gördürtmüşlerdir.
Oradan
bir
Kırım’a atlayalım.
Sakın,
biz, Kırım diye
bir ülke
tanımıyoruz, demeyin.
Tanımaz
olabilirsiniz, bize
kimse Kırım’ı
öğretmedi.
Zaten
öğretilecek bir
yeri kalmıyor
Kırım’ın ki.
Herkesin kurtarıcı
bildiği Stalin,
Kırım’da dünyanın en
büyük katliamını
yapıyor 18 Mayıs
1944 tarihinde, bundan
tam 59 yıl önce,
Kırım Türkleri o
zamanlarki Sovyetler’in
dört bir
köşesine sürülüyorlar.
Hem de bir günlük
bir süre
içerisinde. Domuz
vagonlarına istif
halinde yük
yük Sibirya’ya,
Orta
Asya’nın kızıl
çöllerine birbuçuk
milyon halkın
acısını, sızısını
dünya duymaz.
Duyar
da duymazlıktan
gelir.
Ancak 1991
tarihinden sonra,
ülkelerine dönme
fırsatı yakalarlar.
Okulları
yoktur henüz.
Sesleri
kısıtlıdır.
Dillerini
doludizgin
kullanamazlar. Hem Rusya, hem
de Ukrayna, Kırım’da
hakları olduğunu
iddia ederler.
Irak
Türkmenlerinin
çektiklerini anlatabilmek
için sözcüklerimizin
yeteceğini pek
sanmam.
ABD güçlerinin
tepe taklak
devirdikleri Saddam,
yalnız bu
ülkenin Şiileri’ne
değil, Türkmenleri’ne
de etmedik komamıştır.
Daha 1970’li yıllarda
bu ülkeye
yaptığı bir
ziyareti anlatan
Aziz Nesin,
Irak’taki Türkmenler’in
yaşadıkları yerleri
ziyaret
eder.
Türkçe
yasağını gözleriyle
görür, yaşar.
İlk başlarda
büyük ümitler
vaat
eden
bu kanlı
diktatör, 200 Türk
okulundan birkaç
yıl sonra
sadece sekiz
tanesinin
çalıştırılmasına salık
verir.
Eğer
yan
yana getirilse,
Saddam ile Jivkov’un
Türkçe konusunda
bir dersi
öğrendikleri anlaşılır.
Şimdi
ikisi de yok
ortada.
Öyle
ki, diktatörler
ortadan kayboldukça
Türkler de, güzel
Türkçe’miz de biraz
rahat nefes
alacaklar, kanısındayım.
Şimdi
kinin, nefretin
zamanı mı?