|
Bulgaristan da diğer
Balkan ülkeleri gibi çok sayıda azınlığın bulunduğu bir
ülkedir. Bir önceki rejim döneminde baskıcı ve katı
uygulamaları ile insan haklarını açıkça ihlâl eden
Bulgaristan, rejim değişikliği sonrasında Avrupa Birliği
hedefine yönelirken, değişimle ve süreçlerle uzlaşma
yönünde birtakım olumlu adım atmıştır. Avrupa Birliği
hedefi dolayısı ile daha somut görülen iyileşmenin
temelinde Avrupa Birliği’nin üyelerinden ve üye
adaylarından “devlet”, “millet”, “ülke” ve “egemenlik”
kavramlarında değişimi talep etmesi yer almaktadır.
Avrupa Birliği
normları bakımından “millet”, sadece soy bağına değil,
esasında Kemalizm’de de olduğu gibi vatandaşlık bağına
dayandığından, teorisinde hukukî ilkeleri temel alır ve
ayrımcılığı reddeder.
Bununla beraber söz
konusu hedefin yakalanması birkaç bin nüfuslu
devletçiklerle nüfusu milyonlarla, on milyonlarla ve
yüzmilyonlarla ölçülen ülkeler için aynı derecede kolay
değildir. Öte yandan millet kavramının çerçevesini ve
içeriğini yeniden yapılanması gereken ülkede farklı
dinler söz konusu ise, bu daha da zordur.
Avrupa Birliği’nin
penceresinden bakıldığında, aday veya üye ülkede
“millet” bütün ayrımcılıklardan uzak tutulması
gerekirken, “azınlıklar” konusu da, olumlu veya olumsuz
değerlendirmelerin ötesinde “yine de ayrımcılık”
getirmektedir. Burada hedef çoğunluktan olmayanların
çoğunluğa karşı korunması ve dengelenmesi olsa da,
düzenlemelerin beklenen sonucu vermesi güçtür. Ancak
“millet” değerinin “dil”, “din” ve “ırk” temeline
oturturulmasına kıyasla daha olumlu ve gerçekçi olan bu
yaklaşım, üretilecek ve korunacak “ortak değerleri”
desteklemesi nedeni ile önemlidir.
Yine Kemalizm’den
hareketle “millet” olgusu, “vatandaşlık hakkı ve
sorumluluğu”, “ortak kültür”, “ortak tarih”, “birlikte
yaşama arzusu” ve “ortak gelecek” ile özetlenebilir. Bu
açıdan bakıldığında Avrupa Birliğinin “millet” konusunda
yeni bir şey söylemediği de düşünülebilir.
Avrupa Birliği
“millet”, “devlet”, “ülke” ve “egemenlik” konularını,
üyeleri ve adayları bir potada eritebileceği ve “Avrupa”
kavramını ortak payda hâline getirebileceği düşüncesi
ile geliştirmiştir.
Pek teorik olsa da,
hemen her ülkenin ayrımcılığı reddetmesi ve güvenceye
alınan haklar ile birlikte yaşama arzusunu
kuvvetlendireceği sistemde, ayrımcılığın redid ve haklar
için ortaya konan güvenceler sistemi, “ortak ve bir
Avrupa ülküsünün” garantisidir.
Bu sayede millî
bütünlük, Avrupa’nın bütünlüğünün ön koşulu ve
Avrupa’nın bütünlüğü beher devletin millî değerler
sisteminin güvencesi olur.
O nedenle Avrupa
Birliği “çokkültürlülüğü korunduğu millî bütünlük”
üzerinde ısrarla durmaktadır. Aynı çerçevede
asimilasyon, techir, soykırım ve ideolojik devlet
anlayışı kabûl edilmemektedir.
Bununla beraber
Avrupa Birliği devletlere azınlıkları konusunda
“dayatmada bulunulmamasını dayatırken”, aynı şekilde
“Birlik’in değerlerime uyumu zorlamaktadır”. Fakat bu
“zorlama” adaylar açısından “gönüllü olunan” bir
uygulamadır.
BULGARİSTAN’DA TÜRK
AZINLIĞI
Bulgaristan’daki
azınlıklar arasında Türkler önplana çıkmaktadır.
Avrupa Birliği
kaynaklı veriler bu ülkede 850.000 civarında Türk
bulunduğunu göstermektedir. Bununla birlikte
Bulgaristan’daki Türk azınlık konusunda sözkonusu rakam
alt sınır olarak kabul edilebilir. Gerçek rakam 1.2
milyon seviyesinde tahmin edilmektedir.
Çünkü Bulgaristan’da
Komünizim döneminde ve öncesinde Türklere karşı
girişilen eritme kampanyasının neticesinde, Türk azınlık
ağır insane hakları ihlâllerine uğramış ve sayısal
açıdan zayıflatılmıştır. Konunun bu yönü için Selvi
örneği önemlidir.
Kuzey Bulgaristan’da
Selvi kazasında 1751 yılında toplam nüfusun % 59’u
Müslüman iken, Müslümanların oranı 1845’te % 46’ya
1873’te de % 37’ye düşmüştür . 1845 ilâ 1873 yılları
arasında Selvi ve köylerinde Hristiyan nüfusu yılda
ortalama % 1.87 oranında artarken, aynı yerdeki Müslüman
nüfus % 0.76 oranında artabilmiştir .
Selvi’de azınlık
durumunda olan Hristiyan Bulgarlar çoğunluk durumuna
geçmişlerdir. Bu durum karşısında Machiel Kiel,
“Müslümanlar, Hristiyanlar tarafından demografik olarak
yenildiler, “yatakta yenildiler’” diye yazmıştır . 1878
yılında Selvi ve köyleri Bulgaristan sınırları içinde
kalmıştır. Bulgarlar, Osmanlıların sağlayamadığı millî
bütünlüğü kendi lehlerine Müslüman nüfusu göç ettirerek
kısa zamanda sağlamıştır.
1873’te Selvi’de
nüfusun % 37’sini teşkil eden Müslümanların oranı
1887’de 12’ye, 1900’de % 8’e düşmüştür . Günümüzde bir
zamanlar nüfusunun yarısından fazlası Müslüman olan
Selvi’de birkaç aile Müslüman kalmıştır.
Bulgaristan’da Türk
azınlığı Sofya, Şumnu, Klrcaali,Filibe ve Dobruca
kentlerinde yoğun olarak görülmektedir. 11. ve 12.
yüzyıllarda bugünkü Bulgaristan’a göç eden Türkler,
bulundukları ülkenin idari yapısına uymaktadırlar.
Ayrıca Bulgaristan'da siyasi açıdan kilit bir azınlık
konumundadırlar .
Bulgaristan 1940'ta
Türk nüfusun yoğun olduğu Dobruca'yı yeniden elde etmiş
ve o günden sonra da sınırlarda değişiklik olmamıştır.
Bulgaristan’da Türk kimliği çerçevesinde Tatarlar ve
Gagavuzlar da bulunmaktadır. Bulgaristan tarihinin
azınlık hakları açısından en kötü dönemi 80’li yılların
ortalarıdır. Sofya 1984-1985 yıllarında Türkçe isimleri
yasaklayarak Türk nüfusu göçe zorlamıştır. 1989 yılında
160.000 kadar Türk Türkiye'ye göç etmiştir.
Sonraki yıllarda bu
sayı 300.000'e ulaşmıştır. 1985 yılından sonra
Bulgaristan'da kalan Türkler, bazı alanlarda Bulgar
yurttaşların hak ve özgürlüklerine sahip olmuşlardır.
1965 nüfus sayım verilerine göre Türkler 850.000'e yakın
sayıları ile genel nüfusun % 10'unu oluşturmaktadır.
1985 sayımında ise
Türk nüfus 1.600 .000 civarına ulaştığı tahmin
edilmiştir. Bu rakam genel nüfusun % 15'ini teşkil
etmektedir. Bulgaristan Türkleri bu nüfus
yoğunluklarıyla Bulgaristan'da Türkler en kalabalık
azınlık durumundadır. 1989'dan sonra gerçekleşen göçler,
bu sayıyı tahminen 1,2 milyon seviyesine çekmiştir.
Nüfusun büyük çoğunluğu çiftçilik ve hayvancılıkla
geçimini sağlamaktadır.
BASKILAR SONUCU
GÖÇLER
Türk azınlığın en
yoğun olduğu Balkan ülkesi Bulgaristan'dır.
Bulgaristan’daki Türk azınlık defaatle Türkiye’ye göçe
zorlanmıştır. Bir bakıma tehcir olan bu uygulamanın
maksadı, ülkedeki Türk nüfus ve kimliğini eritmek ve bu
sayede Bulgaristan’I daha homojen hale getirmektir.
Bulgaristan Türkleri 1940 tarihinden itibaren sürekli
olarak Türkiye'ye göç vermiştir. 1944'e kadar 140.000
kişi, 1950-1951'de 155.000 kişi, 1978 yılında ise
130.000 kişi Türkiye'ye gelmiştir. 1989 yılındaki göçmen
sayısı ise 160.000 civarındadır. Bu göçlerden sonra
Bulgaristan Türkleri kırsal alanlarda kalmışlardır.
Detayları itibariyle;
Cumhuriyet döneminde
Türk-Bulgar ikamet sözleşmesiyle göçler bir süre düzene
girmiş, dostluk anlaşmasıyla da Türklerin hakları
güvence altına alınmıştır. İkamet sözleşmesiyle
Bulgaristan'dan gelmek isteyenler Türkiye'ye serbestçe
göç etmişler ve mallarını tasfiye etmişlerdir. 1923-1939
döneminde toplam 198.688 göçmen soydaş gelmiştir.
II.Dünya savaşını
izleyen yıllarda da göçler devam etmiş, ancak
Bulgaristan'ın yurtdışına çıkışları hemen hemen
yasaklamasından dolayı yıllık ortalama ancak 2.100
göçmen gelebilmiş, gelenlerin çoğu da pasaportsuz olarak
kaçmıştır. Aslında göç talebi çok yüksek olsa
da1939-1949 arasında sadece 21.353 kişi Türkiye'ye
gelmiştir.
Bu dönemdeki göç
talebinin nedeni Bulgaristan'daki iktidar partisi
Komünist Partinin Türkler üzerindeki politik, kültürel
ve dinsel baskısıdır. Köylü Türklere ağır vergiler
getirilmiş, ürünlerinin büyük bölümünü devlete vermeleri
için baskı yapılmıştır.
Bulgaristan'dan
Türkiye'ye en yoğun göç olayı 1950'lerin başlarında
yaşanmıştır. 10 Ağustos 1950 de Bulgaristan Türkiye'ye
nota vererek 250 bin Türkün gönderileceğinin 1925
tarihli anlaşmaya dayanarak bunların 3 ay içerisinde
kabul edilmesi gerektiğini bildirmiştir.
İki ay içerisinde
150.000-155.000 Türk, Bulgaristan'dan ayrılmış, Türkiye
ikinci ayın sonunda sınırı kapatmak zorunda kalmış,
ancak aradan iki ay geçtikten sonra vizesi olanlar için
sınırı yeniden açma kararı almıştır. 30 Kasım 1951'e
kadar 154, 393 kişi Türkiye'ye gelmiştir.
Bulgaristan'ın Türk
azınlığı göçe zorlamasının nedeni Türkiye'nin Batıya
yakınlaşmasının Bulgaristan'ın saflarında olduğu
Rusya'yı rahatsız etmesi ve Bulgaristan aracılığıyla
Ankara'ya baskı uygulama politikasıdır. Görüldüğü üzere
Balkanlardan Türkiye'ye yönelen zorunlu göçler tamamen
siyasi konjonktürün ürünüdür.
1951 de Stalin'in
ölümüyle de bağlantılı olarak, Bulgaristan'da bir
yumuşama görülmüş, bu sürede göçler yavaşlamış, 1952-60
yılları arasında sadece 93 kişi göç etmiştir.
1950-51 döneminde
Bulgaristan'dan gelenlerin yakınları orda kalmış ve
parçalanmış aileler oluşmuştur. Bu ailelerin
birleştirilmesi amacıyla 21 Ağustos 1966'da Türk-Bulgar
ikili bildirisi yayımlanmış, Mart 1968'de
"Türkiye-Bulgaristan Yakın Akraba Göçü Anlaşması"
imzalanmıştır. Bu kapsamda 1968'den 1979'a kadar 120.000
soydaş Türkiye'ye gelmiştir.
Bulgaristan'ın
"sosyalist tek ulus devlet" kurma projeleri dahilinde
1980'lere gelindiğinde asimilasyon kampanyaları hız ve
şiddet kazanmıştır. Asimilasyon politikası geleneksel
Türk kıyafetlerinin giyilmesinin yasaklanması, kamuoyuna
açık yerlerde Türkçe konuşulmasının yasaklanmasıyla
başlayıp, 1984-85 arasında Türklerin isimlerinin zorla
Bulgar isimleriyle değiştirilmesi, Türklerin dini
ibadethanelerine gitmelerine izin verilmemesi,
bazılarının kapatılması, çeşitli baskı uygulamaları
şeklinde devam etmiştir. Verilen demeçlerde
Bulgaristan'da Türk olmadığı iddia edilmeye
başlanmıştır.
Bulgaristan'ın
asimilasyon politikası uygulamasının nedenleri olarak
demografik nedenler; Türk nüfusunun Bulgar nüfusundan
daha hızlı artması, Kıbrıs sendromu; ülkedeki Türklerin
Sofya'ya karşı kullanılması korkusu, stratejik nedenler;
Türkiye'ye yakın yerlere Bulgarları yerleştirme isteği,
Bulgaristan'daki iç nedenler, Bulgar ulusunun oluşum
süreci, muhtemel Sovyet etkisi sayılabilir.
20-21 Mayıs 1989'dan
itibaren, Bulgaristan'daki Türklerin direnme hareketleri
yoğunlaşmıştır. Kuzey Bulgaristan'dan başlayarak,
Türkler kendi aralarında örgütlenerek uygulanan baskı
rejimine karşı açıktan direnişe geçmişlerdir.
2 Haziran 1989'da
Devlet Başkanı Todor Jivkov eğer Türkiye kapıları
açarsa, pasaport verileceğini Türklerin gidebileceğini
söylemiştir. 500 bine yakın Türk pasaport için
başvurmuştur. Bunun üzerine II. Dünya Savaşı sonrası
Avrupa'daki en büyük göç olayı yaşanmıştır. Vize
uygulamasının kalktığı 2 Haziran - 22 Ağustos 1989
arasında toplam 311.862 Türk, Türkiye'ye gelmiştir. Vize
uygulamasının başladığı 22 Ağustos 1989-Mayıs 1990
arasında 34.098 soydaş vize alarak Türkiye'ye geçmiştir.
Bulgaristan pasaport
almadıkları takdirde, 6 ay içerisinde geri dönerlerse
Türklerin Bulgar vatandaşı olarak kalacaklarını,
istediklerinde geri gelip gidebileceklerini, ailelerini
gönderebileceklerini, mal-mülk ve paralar ile sosyal
haklara sahip olabileceklerini bildirdi. Böylece Haziran
1989 dan, Mayıs 1990 a kadar geri dönenlerin sayısı
133,272 olmuştur. Böylece Türkiye'de kalanlar
212,688'dir.
Todor Jivkov'dan
sonra Bulgaristan, Türk azınlığın haklarını yeniden
tanımıştır. Böylece ilişkiler daha sıcak bir döneme
girmiş, yasadışı olarak gelenler ve aile birleşmeleri
dahilinde gelenler dışında göç olayı durmuştur.
TÜRK AZINLIĞI VE
SİYASÎ KONUMU
1980’li yılların
başında, Todor Jivkov döneminde Türklerin isminin zorla
değiştirilmesiyle, kâbus gibi bir dönem yaşanmıştır.
Asimilasyon yıllarında kurdukları Haklar ve Özgürlükler
Partisi ile seslerini yükselten Bulgar yurttaşı Türkler,
bugün parlamentoda da söz sahibidirler. 1993'den sonra
Bulgaristan'da Türklerin ''Hak ve Özgürlükler Partisi''
Bulgar Parlamentosu'nda yerini almış ve üçüncü siyasi
güç olarak 15 milletvekili çıkarmıştır. Ülkede halen 27
belediye başkanı, 653 köy muhtarı Türk'tür. Devlet dini
kurumları denetim altında tutmakta ve dini çalışmaları
yönIendirmektedir .
TÜRK AZINLIK VE
EĞİTİM
Bulgaristan'da eğitim
devlet denetimindedir. Ülkede konuşulan Türkçe, Türkiye
Türkçesine oldukça yakındır .Türkçe ilk yıllarda azınlık
okullarında öğretim dili olarak okutulurken daha sonra
kaldırılmıştır (1960). 1939'da Türklerin % 15'i okula
giderken 1957' de bu oran % 97'ye çıkmıştır. 1993'ten
sonra ise yeniden Türkçe eğitim başlamıştır.
POMAKLAR KONUSU
Her ne kadar
Bulgaristan Avrupa Birliği yolunda attığı adımlarla
gelecke için umut verse de, totaliter rejim döneminde
izlediği “birleştirip kaynaştırma politikasını” bu defa
baskı ile değil, ama AB normlarını sübjektif bir şekilde
yorumlayarak sürdürdüğünü düşünmek mümkündür. Çünkü
Sofya Türk azınlığın bir bölümünü “Tatar”, “Pomak” ve
“Çingene” saymaktadır.
Pomakların menşei
konusunda çesitli görüsler bulunmaktadır. Bulgarlar
Bulgar olduklarını, Yunanlar ise en eski Yunanlar
olduklarını savunagelmektedir. Ancak Pomaklar
kendilerinin Türk olduğunu söylemektedir.
Pomaklar 11, Yüzyılda
Orta Asya'yı terk ederek, Ukrayna ve Romanya üzerinden
Bulgaristan'a gelen Kumanların devamıdır. Pomaklar ilk
olarak Bulgaristan'ın Tuna Boyu ve Dobruca bölgelerine,
daha sonra güneye inerek Rodoplar ve Makedonya'nın doğu
kesimlerine yerleşmişlerdir. Bugün Rodoplar ve Pirin
bölgelerinde ikâmet etmekte olan Pomaklar, bunun dışında
Bulgaristan'ın kuzeyindeki Lofça, Plevne, Teteven; Orta
Bulgaristan'da Filibe vilâyetlerinde küçük gruplar
hâlinde yaşamaktadır.
Yunanistan ve
Bulgaristan’ın, Pomakların kendi etnik gruplarına mensup
olduklarına yönelik iddiasının hiçbir bilimsel dayanağı
yoktur.
Pomak dilinin %60
Türk lehçelerinden oluşmasının Pomak kültürünün de
Yunan, Bulgar, Makedon kültürleri ile bağı yoktur.
Pomaklar Nisan
1876'da Osmanlı yönetimine karşı başlayan Bulgar
ayaklanmasında Bulgarların yanında yer almadıkları gibi,
ayaklanmanın bastırılmasında etkin rol oynamışlardır.
Kezâ 1877-78
Osmanlı-Rus Savaşı’nda da Osmanlı yanlısı ve Bulgar
karşıtı tavırlarını sürdürmüşlerdir.
Ayrıca 1877-78'deki
savaşta Rodoplar’da yaşayan Kıpçak, Kuman ve Oğuzlar ile
bir araya gelerek Ruslara karşı direnmişlerdir.
Pomaklar 1912-13
Balkan Savaşlariı döneminde de Bulgarlaştırma
operasyonlarının konusu olmuştur. "Pokristvane” diye
alınan bu operasyonlarda 150.000 civarında Pomaka zorla
din değiştirtilmiştir.
Daha sonra 1938
yılında "Rodina Kardeslik Cemiyetinin" kurulması ile
Pomaklar için ikinci zor dönem başlamıştır. Bu cemiyet,
Pomakların Bulgarlarla aynı soydan geldiklerini ileri
sürerek, kardeş oldukları tezini işlemiştir ve Türkçe
yine yasaklanmıştır.
1944'te 2. Dünya
Savaşı'ndan sonra Bulgaristan'da kurulan Komünist
rejimin ilk yıllarında yumuşama olsa da, şartlar daha
sonra eskisinden daha sert hale gelmiştir.
1945-49 yılları
arasında Bulgaristan-Yunanistan sınırına yakın yerlerde
yaşayan Pomaklar Bulgaristan'ın iç kesimine zorla sürgün
edilmişlerdir.
1950 yıllarında Pomak
köylerinin giriş ve çıkışları izne tabi tutulmuştur. Bu
uygulama 1992'ye kadar devam etmiştir.
1950-55 yılları
arasında isim değiştirme kampanyaları yeniden hız
kazanırken, bu uygulamanın devamı olarak Pomaklar,
1956’daki nüfus sayımları Bulgar olarak kayda
geçmislerdir.
1964 yılında bu
uygulamadan vazgeçilerek 130.000 Türke isimleri iade
edilse de, 1970’te Pomakların isimlerinin
değiştirilmesine yeniden başlanmıştır.
O dönemde Meriç
baraji gölünde 1000 kişinin cesedi toplu hâlde ortaya
çıkarılmıştır. Olayı dünya kamuoyuna, Yugoslavya
Televizyonu duyurmuştur. 1978 yılına kadar katliâmlar
devam etmiştir.
1978’de Pomakların
diğer Türklerin yaşadığı bölgelere girişi
yasaklanmıştır. Bulgaristan’da Pomak kimliği 120 yıldır
reddedilmektedir.
RAZGRAD ÖRNEĞİ
Bulgaristan’daki Türk
azınlığın durumundaki iyileşmeye işaret eden bir gelişme
de Razgrad "Etnik ve Demografik Sorunları" İl Kuruludur.
Faaliyete başladığı günden itibaren tüm azınlık
haklarının korunması için bütün gayretleri
göstermektedir. İlk olarak Türkçe televizyon
yayınlarından düzenlenen folklor festivallerine kadar
çok geniş çapta gerçekleştirilen etkinliklerle, karma
nüfuslu illerden biri olan Razgrad'da yaşayan etnik
grupların haklarının korunmasında yardımcı olmaktadır.
İlin 200 000'den
fazla nüfusu var,Türkler %52'sini, Rus, Ermeni, Yahudi
vb azınlıklar ise %1'ini oluşturmaktadır. Yeni illerin
belirlenmesiyle "Etnik ve Demografik Sorunları" İl
Kurulu kurulmuştur. Yeni kurul, ildeki tüm azınlıkların
dini haklarıyla yakından ilgilenmektedir. Bölgede 100’e
yakın camide müslümanlar ibadetlerini
gerçekleştirmektedir. Razgrad Bölge Müftülüğü
yönetiminde Vladimirovtsi, Delçevo, Todorovo, Bisertsi,
Gorotsvet vb köylerde yeni camiler kurularak hizmete
açılmıştır. Halihazırda Golâma Voda köyünde yeni camî
inşaatına devam edilmektedir.
1999/2000 ders yılı
sonuna kadar Türk çocukları anadilini seçmeli ders
olarak haftada 4 saat okumuş, Romen çocukları Sveştari,
Lıvino, İsperih vb. okullarda anadili seçmeli ders
olarak almışlardır. Müslüman çocukları (II. sınıf
öğrencileri) Tsar Kaloyan, Podayva ve Vladimirovtsi'de
seçmeli olarak ikinci devre dini dersler almışlar, Rus,
Ermeni, Yahudi vb azınlık çocuklarının sayısı 8'den az
olduğundan seçmeli ders olarak anadillerini
okuyamamışlar anadillerini anne ve babaları
öğretmişlerdir.
Türklerin "Türk Dil
ve Kültür" Derneği, "EVET Kültür ve Eğitim" Derneği,
Beytullah Recep'in "Dostluk" Derneği, "Türk Kültür
Merkezi Razgrad", "Deliorman" Türk Yazarlar Derneği,
ilde kültür, edebiyat, folklor ve sanat etkinliklerini
sürdürmektedir.
Razgrad "Etnik ve
Demografik" İl Kurulu "Evrokom Razgrad" Kablolu
Televizyon vasıtasıyla haftada her gün yarım saat Türkçe
yayın yapmaktadır. Ancak bu sure ihtiyacı
karşılamamaktadır.
TÜRK AZINLIK VE BASIN
Bulgaristan’daki
Türklerin basın tarihi, aynı zamanda sahip oldukları
farklı kimliğin Sofya nedeniyle yaşadığı zorluklara da
ışık tutmaktadır. Son dönemde Bulgar Ulusal Radyosu'nda
Türkçe yayınlar başlamış, “Filiz Gazetesi “ adlı Türkçe
bir gazete yayına girmiştir, ancak Türk azınlık
basınının gelişimi her bakımdan incelenmesi gereken bir
deneyimdir.
Bulgaristan’da Türkçe
süreli basının kökenleri Osmanlı dönemine kadar uzanır.
Bir zamanlar Tuna boyu Türklerinin kültür merkezi olan
Ruse (Rusçuk) kentinde vali Midhat Paşa, 1865'te bir
vilayet basımevi kurmuştur. "Tuna" adında ilk Türkçe ve
iki sayfası Bulgarca gazete burada haftada iki kez olmak
üzere çıkmaya başlamıştır. 1877 Harbi’ne kadar aralıksız
yayınlanmıştır. Böylece Bulgaristan topraklarında etkin
bir Türkçe süreli basın oluşmuştur
Bulgar Prensliği
yıllarında (1878-1908) 44 civarında Türkçe gazete ve
dergi yayınlanmıştır. Bu dönemdeki gazeteler genelde
siyasî karakter taşımaktadır.
Aralarında Ubeydullah
Efendi'nin "Doğru Yol" ve "Gayret" gazeteleri, Ethem
Ruhi Bey'in "Rumeli", "Rumeli Telgrafları" ve "Balkan"
gazeteleri, Hafız Abdullah Fehmi (Meçik) ve Tahir Lütfü
Bey'lerin "Uhuvvet" ve ikinci yayın devresine giren
"Tuna" gazeteleri, Ali Fehmi Bey'in "Muvazene" gazetesi
dikkat çekmektedir. Bunların Bulgaristan Türk azınlığına
büyük yardımı olmuştur. Hemen bütün gazetelerin yayın
kurulunda ünlü öğretmenler, bilim adamları yer almıştır.
Adem Karagöz Bey'in "
Bulgaristan Türk Basını" kitabında belirttiği gibi,
Bulgaristan Muallimin-i İslamiye Cemiyeti", "Uhuvvet" ve
"Tuna" gazetelerinin yardımıyla kurulmuştur. 1906'da
toplanan Muallimler Kurucu Kongresi'nin hazırlık
çalışmaları "Tuna" gazetesinde sıralı olarak
yayınlanmış, gazete Muallimler Cemiyeti'nin organı
olmuştur.
İkinci Meşrutiyetin
ilanından sonra tam özgürlüğüne kavuşan Bulgaristan’da
krallık idaresi kurulmuştur. Yeni rejimde Türkçe basın
yeni hamleler yapmıştır. 1908-1944 döneminde 90 kadar
Türkçe gazete ve dergi çıktığı bilinmektedir. Ethem Ruhi
Bey'in "Balkan" gazetesi ikinci yayın devresini yaşamış
ve on yıl süren yayın hayatı ile en uzun ömürlü günlük
gazetlerden biri olmuştur. Aynı dönemde "Balkan"
gazetesi kapandıktan sonra "Resimli Balkan" adıyla
haftalık dergisi yayınlanmıştır.
Türk azınlık basını
Nöyi Anlaşması ile önemli bir ivme kazanmıştır. Nöyi
Antlaşması sonucu Bulgaristan hükûmeti bütün azınlıklara
her türlü eşitlik hakkı tanımıştır. Antlaşmanın 53.
Maddesinde " Bulgaristan’da her türlü basın-yayında her
türlü dil serbest olacaktır" denilmektedir.
Sofya'da "Rehber",
"Ümit", "Nüvvab" ve Deliorman"; Güney Bulgaristan’ın
kültür merkezi Plovdiv (Filibe)'de "Emniyet", "Koca
Balkan", "Tefeyyüz" ve "Zarafet"; Şumen'de "İntibah" ve
"Terakki" basımevleri kurulmuştur. Bunlardan "Nüvvab" ve
"Defeyyüz" basımevleri 1944 yılına kadar varlığını
sürdürmüştür.
Bu basımevleri,
Krallık dönemi Türkçe basın ve edebiyatının parlak bir
gelişme çağına girmesini sağlamıştır. Bu dönemde Türk
okullarında gereken hemen bütün ders kitapları
basılmıştır. Türkçe 77 gazete ve 13 dergi
yayınlanmıştır. 1934'te Bulgaristan’da askerî
müdahâleden sonra gelen dikta rejimi Türkçe gazeteler
üzerinde baskıyı giderek artırmıştır. Türk azınlığa
karşı baskıların arttığı bu dönemde, ilk olarak 10
Türkçe gazete kapatılmıştır. "Ahali", "Deliorman",
"Karadeniz", "Rehber", "Halk Sesi", "Çiftçi Bilgisi", "Sada-i
İslam" gibi eğitsel içerikli önemli gazeteler
kapatılanlar arasındadır. "Sahipleri ve editörleri
kovuşturuldu ve baskı altına sokulmuştur. Söz konusu
kimselerin bir bölümü hapse atılırken, bazıları da
Türkiye'ye sığınmak zorunda kalmıştır.
On yıl süren baskı
rejimi 1944’te sona ererken Türkçe basın-yayın organı
kalmamıştır. 9 Eylül 1944'te Komünistlerin ülke
idaresini ele alması sırasında yeni rejim, kendisini
Türk azınlığın dostu şeklinde göstermiştir. Bu dönemde
Sofya'da "Işık" (Yeni Işık), "Halk Gençliği", "Eylülcü
Çocuk" gazeteleri, "Pioner" ve "Yeni Hayat" dergileri,
Türklerin yaşadığı bölgelerde 10 kadar yerel gazete
çıkmıştır. Bunların hepsi de komünist rejimin sözcüsü
olsa da, Türkçe çıktıkları için dil bakımından faydaları
nedeniyle kabûl görmüşlerdir.
Fakat 1969'da
yayınlanan Partinin "Priobştavane" (Birleşip kaynaşma)
kararından sonra Türkçe gazeteler durdurulmuştur. Son
kalan Türkçe gazetenin son sayısı 29 Ocak 1985 tarihini
taşımaktadır. 10 Kasım 1989 tarihinden sonra
Bulgaristan’da "Demokrasi ve Geçiş" dönemi başlamıştır.
Kısa bir zamanda "Hak ve Özgürlük", "Güven" gazeteleri,
"Filiz" ve "Cırcır" çocuk gazeteleri, "Balon" çocuk
dergisi birer birer yayın sahnesine çıkmışlardır.
Ancak bu defada
Bulgaristan ekonomisinin içine düştüğü zor durum azınlık
basınını derinden etkilemiştir. Gazetelerin malî
sıkıntıya düşmesi üzerine, bir bölümü kapanırken,
bazıları da yayınlarına zaman zaman ara vermek zorunda
kalmıştır. Bununla beraber Bulgaristan’da Türkçe’nin
konuşma ve basın dili olarak kullanılması önünde bir
engel bulunmamaktadır.
BULGARİSTAN’DA
AZINLIKLAR VE AVRUPA BİRLİĞİ
AB liderleri
aldıkları kararla, Avrupa Komisyonu ile yaptıkları
katılım müzakerelerini zamanında bitirdikleri takdirde
Bulgaristan ve Romanya’nın Birliğe Ocak 2007’de
katılabileceğini açıklamışlardır. Bulgaristan için AB
tam üyeliği millî bir hedef olam özelliği taşıdığı için,
Sofya azınlıklarla ilişkilerini geliştirmeye ve komşu
ülkelerle mümkün olduğu derecede iyi komşuluk ilişkileri
yürütmeye özen göstermektedir.
Bununla birlikte,
Bulgaristan’ın azınlık haklarına daha büyük önem vermesi
ve azınlıkların kendisini geliştirme hakkına destek
vermesi gerekmektedir. Uzun yıllart boyunca yaşanan
reddetme ve eritme politikaları sonucu, bugün azınlık
kimliklerinin devlet eli ile desteklenmesi, sadece AB
müktesebatının bir gereği değil, aynı zamanda “tarihî
sorumluluk” olarak görülmelidir.
Nihayetinde
Bulgaristan baskı politikaları sonucu bugün, %20 yerine
%15 seviyesinde Türk kökenli vatandaşı olmasını 80’lerin
sonuna kadar izlediği politikalara borçludur.
Bulgaristan çok uzun
süren totaliter rejim döneminden sonra çoğulculuk ve
demokratikleşme yolunda önemli adımlar atmıştır. Ancak
demokrasinin ve serbest pazar ekonomisinin bu kadar kısa
sürede rayına oturması mümkün değildir. Bulgaristan,
ülkenin idaresi için en geçerli yol olan demokrasiyi,
sadece siyasî partiler seviyesinde değil, aynı zamanda
toplum içerisinde de etkin kılmak zorundadır. Nitekim
ülkenin kırsal kesimlerinde kadın-erkek eşitliği
konusunda ciddî ihmâller görülmekte ve aile içi şiddet
sürmektedir.
Bu arada birçok
uluslararası örgütlü suçun rotası üzerinde yer alan
Bulgaristan’ın yolsuzluk ve örgütlü suçla mücadele
konusunda da çabuk ve etkili adımlar atması
gerekmektedir.
Çünkü azınlık
haklarının güvenceye alınması kadar, güvencede tutulması
da, ülkede kamusal ve bireysel alanların korunması
kadar, ülkenin kronikleşen sorunlarının çözülerek,
demokrasinin pekiştirilmesine bağlıdır.
1990'dan itibaren
Bulgaristan'da din eğitimi serbest, köy ve kasabalarda
din hocaları bulunmaktadır. Köylerde kapatılan mescitler
açılmıştır, camiler açıktır. İmkânı olanlar Hac görevine
yerine getirebilmektedir. Haftalık Türkçe gazeteler
yayınlanmaktadır ve Bulgar Devlet Televizyonu kanalında
Türkçe haber saati vardır.
Bugün demokratik bir
rejimde yaşayan Bulgaristan Türklerinin son yıllarda
manevi açıdan pek bir sıkıntıları olmasa da, maddî
yönden desteklenmesi gerekmektedir. Çünkü azınlıklar
önceki yıllarda çoğunluğu oranla dezavantajlı
kılınmıştır.
BULGARİSTAN’IN AB
KAPISINDA SON DURUMU
AB’nin Bulgaristan
için kaleme aldığı ilerleme raporuna göre siyasî gündemi
fazlasıyla meşgûl eden ve ileri önlemlerin uygulamaya
konduğu yolsuzluk konusu, hala sorun olmaya devam
etmektedir. Bulgaristan’dan bu alanda daha sıkı önlemler
alması beklenmektedir.
Rapora göre,
Bulgaristan insan haklarını ve temel özgürlükleri
tanımaya devam etmektedir. Sığınma hakkı ve çocukları
korunması ile ilgili yasal çerçeve dikkate değer ölçüde
gelişmiştir. Yine de, kurumlara yerleştirilen çocukların
yaşam şartlarında geçen sene çok az bir değişim
gözlenmiştir. Zihinsel özürlülere yönelik gerekli yasal
düzenlemeler hâlâ yapılmamıştır. Durumu iyileştirmek
için bazı çabalar sarf edilse de kurumlardaki zihinsel
özürlülerin yaşam koşulları zor, rehabilitasyon ve
terapi olanakları sınırlıdır. Bunların yanısıra,
güvenlik güçlerinin kötü muamelelerini ortadan
kaldırmaya yönelik daha fazla çaba harcanmalıdır. Sosyal
ve ekonomik haklar alanında, fırsat eşitliği ve
ayrımcılığı önleme konularında ilerleme kaydedildiği
söylenebilir.
SONUÇ:
Türkiye ve
Bulgaristan arasındaki ilişkiler, bu ülkedeki yeni
rejimin, eski liderliğin Bulgaristan’da yaşayan Türk
azınlığa yönelik baskıcı politikalarını terketmesi ile
son on yıllık dönemde nitel bir gelişme sergilemiş, iki
ülke arasında her düzeydeki temasların sayısı artmış,
uzun süredir varolan bazı ikili sorunlar çözüme
kavuşturulmuştur. Buna ek olarak, iki ülke arasındaki
ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilebilmesi için
gerekli hukuki çerçeve tamamlanmış ve bu sayede bu
alanlarda önemli gelişme kaydedilmiştir.
Bulgaristan’ın AB’ye
uyum süreci çerçevesinde öncelikle Pomak kimliğini red
ve tahrif etme politikasından uzaklaşması gerekmektedir.
Öte yandan Sofya’nın uzun süren bir süreçte iktisadî
bakımdan dezavantajlı kıldığı azınlıklara karşı
ödevlerini yerine getirirken, iktisadî desteğini vermesi
önemlidir. Bu arada Sofya’nın uyguladığı baskı nedeniyle
azınlıklarından özür dilemesi olumlu olmakla birlikte,
onlara verdiği zararı da tazmin etmesi, toplumsal barış
ve kendi içerisinde uyumlu bir ülke olması açısından
şarttır.
Nitekim baskı gören
517 azınlık mensubu AİHM’ye başvurmuşlardır. Sözkonusu
başvuruların ortak noktası, Türk azınlığına ait
kimselerin etnik kimlikleri nedeniyle Belene Adası’ndaki
toplama kampına gönderilerek sistematik işkenceye tabî
tutulmalarıdır. En az 1.500 Türkün öldüğü Belene Toplama
Kampı, Sofya açısından kapalı tutulan ama gerçekte
kapanmamış bir dosyadır.
Bulgaristan
azınlıklarına “Belene’den iktidara” yürüyüşte engel
olmamakla beraber, geçmiş dönemin vicdanî ve malî
muhasebesini yapmalıdır.
Belene esir kampında
Türklere yapılan insanlık dışı muameleden dolayı daha
önce de defalarca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne
başvuruda bulunulmuş, ancak tatmin edici bir çözüme
varılamamıştır. Belene kampında işkence görmüş bulunan
Türklerin bir bölümü AİHM'ye yaptıkları başvurular
sonucu düşük düzeyde tazminat alabilmişlerdir. İstenen
çözümün sağlanamama nedeni çoğunlukla Belene'de mağdur
edilen insanların bazı fiziksel ve psikolojik zararlar
görmüş olmasıdır. Haklarını arama konusunda yetersiz
olmaları ve kendilerine yeterince sahip çıkılamaması
nedeniyle eski Belene esiri olan Türklerin
mağduriyetleri devam etmektedir.
Kaynak:
http://www.diplomatikgozlem.com/haber_oku.asp?id=1386 |