Zeynep yenge ile Abdullah amcayı hep beraber görürlerdi
komşuları. Tarladaysa tarlada, yoldaysa yolda... Köyde, her
ailede olduğu gibi onların da bir düzine çocukları vardı.
Ama onlar hep baş başa, yan yana.Böyle halleri daha iyi
anlatmak için bizim insanımız, bakın şunlara, tıpkı Arzu ile
Kamber gibi derler.
Abdullah amca, kırmızı yanaklı, seyrek sakallı, ilk bakışta
insana sağlıklı bir görünüm sergilerdi. Zeynep yenge ise tam
tersine, ince, uzun, kupkuru bir kadındı. Abdullah amca,
biriyle konuşurken karısı öylece onun ayakları yanına
süzülür, elleri göğüsleri üzerinde çaprazlayıp hiçbir şey
konuşmadan bir eşine bir de onun karşısındaki adama bakıp
kalırdı. Tarla işinden ya da uzun yol yürümekten
yoruldukları zaman Zeynep yenge eline gelişigüzel bir çomak
alır, Abdullah amcayı adeta kovalarcasına arkasından koşardı.
Yaşlarını hiç kimse kestiremezdi. Haydi, erkek elli
yaşlarında diyelim ama kadının bembeyaz saçlarına,
kamburlaşmış beline bakasan, en az bu kadın altmışını çoktan
aşmış derdin.
Bir güz günüydü. Zeynep yengenin ağır bir hastalığa
yakalandığı duyuldu. Kimilerine göre bu ağır hastalık sırf
bir çivi yüzündendi. Bir akşam kadıncağız inekleri evin
altındaki daracık dama kapatmış, kapıdan çıkmadan önce
kafası bir küflü çiviye ilişmesin mi, o sessiz kadın duyduğu
acılardan ortalığı inletmiş adeta. Bir hayli kan kaybı da
olmuş galiba. Zaten zavallının kaç paralık kanı var ki...
Abdullah amca, eşini soğuk bir kış ortasında yitirmişti.
Yerler buz kesmiş, kayıp giderim diye insanlar adım atmaya
korkuyordu. Tabutu taşıyanlar, ava çıkacakmış gibi çarıkları
çekmişler, gene de bastıkları yere çok dikkat ederek
mezarlığa giden dar sokağa girdiler...
O günden sonra Abdullah amcanın sanki vücudundan bir organ
yitirmiş, eli kolu yokmuş gibi bir hali vardı. Tek başına
olsun, kalabalık içinde olsun dimdik duruyor, gözleri bomboş,
çevresine anlamsız anlamsız bakıp duruyordu. O acı olaydan
sonra güçten takatten de düşmüş, sapsarı solmuş gitmişti.
Oğlu uşağı da çoktan ev bark etmişti. Kimi zaman yanında bir
torun görünse de, eşinin yokluğundan sonra bağrında açılan o
büyük onmaz yarayı hiç kimse kapatamazdı. Konu komşu ona,
“Abdullah, iki ağacın aynı anda yıkıldığını kim
görmüş?Budala olma, kendine göre bir hatun bul, evlen gitsin”
diye onu öğütlüyorlardı.
Yalnız kalan adam bir gece istemeye istemeye girdiği o soğuk
yatağa yatınca, ayaklarını uzattı topladı, uzattı topladı.
Sonra bu komşularım doğru söylüyorlar, evlensem ne olur
acaba diye düşünmeye başladı. Dört duvar arasına sıkışmış
kalmıştı. Kızı Zehra, beş kilometrelik bir mesafede bulunan
bir köyde oturuyor, iki haftada bir gelip babasının kirini,
çamaşırını temizliyor, gene alıp başını evine, çocuklarının
yanına gidiyordu. Ama yüreciği tutup da, seni everelim baba,
ne olur diyemiyordu. Oğlu da ancak bir ihtiyacı olduğu zaman
babasını arayıp buluyordu.
Ne olursa olsun, evlenecekti artık Abdullah amca. Canına tak
demişti. Baca içinde gaz lambasına baktıkça bir kararı
kalmıyor, yüreği tıpkı fitilin eridiği gibi eriyip
gidiyordu. Gündüz neyse, bahçeye gidiyor, hayvan hasenet
koşturuyor, boz ineği otlatıyordu. Şu koyu karanlık basınca
onu bir cehennem ateşi sarıyor, can sıkıntısından deli
divane oluyordu.
Bir gün Paşa’ya içini döküverdi. Köy yumurtacısına, adı
Osman olduğu için, Paşa lakabını takmışlardı. Kimi ona
alaylı bir şekilde, OsmanPaşa diye hitap ediyor, kimi de hiç
Osmansız, Paşa deyip geçiyordu. Onun akranları ise daha
kestirmeden giderek, tüysüz paşa mı olurmuş, deyip adamla
güpegündüz dalga geçiyorlardı. Çünkü yumurtacı Osman, köse,
yalabık bir adamdı. Ama buna rağmen kadınlarla müthiş
diyaloglar kuruyor, çetin ceviz olarak tanımlananları da
pamuk gibi yumuşatmasını çok iyi biliyordu...
–Senin istediğin kadın olsun amca, dedi. Bu arada bıyık
altından gülümsemeyi de ihmal etmedi. Yalnız, şunu iyi
bilmelisin, şimdiki avratlar boşa yatmıyorlar. Daha ilk
baştan her şeyi garantilemek istiyorlar. Ev, para, mülk...
Var mısın bakalım? İki elini de uzatarak açtı kapadı... Ya,
bunlardan ne haber, diyerek yineledi.
Bu görüşmeyi köy meydanındaki karadut altında yapıyorlardı.
Abdullah amca, Paşa’nın sözlerini pür dikkat dinliyor,
yüzündeki donuk anlatım daha da belirsiz bir hale gelmiş,
dili de öylesine tutulmuş gibiydi. Bir süre sonra biraz daha
ileri sürünerek derme çatma sıraya sıkıca tutuldu.
–Paşaaa, parasa para, pulsa pul. Adamın canını sıkma! Şu
yalnızlık var ya... Dudaklarını sımsıkı sıkarak gözlerini
küçülttü.
–Ben işini bilirim Abdullah aga. Ve kendinden emin biraz
ilerideki çite doğru giderek çalıları geveleyen eşeğin
bağına yapıştı.
Karanlık dört bir yanı sarmıştı. Yaşlı, yalnız adam
gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Sanki gözlerini çok
uzaklarda, kendisinin de bilmediği birşeyleri görmeye
zorluyordu.
Yumurtacı Osman, eşeğini, yedeğine alıp çit yapısının
boyunca öksürerek uzaklaştı.
Abdullah amca sevinçliydi.Bundan böyle ona zifiri
karanlıklar da vız gelirdi. Ev kapısını içeride bir sürü
insan varmışçasına yürekli yürekli açtı. Duvarlar artık her
zaman olduğu gibi onun üzerine abanacakmış gibi
durmuyorlardı. Baca içindeki küçük lamba adeta bütün
dünyayı aydınlatacakmışçasına çevresine ışık saçıyordu.
Yatağa uzandı. Artık yok öyle yağma. Bu yatak bundan sonra,
elalemlerin yatakları gibi dopdolu olacaktı. Ha unuttum,
diye birden doğruldu. Paşa’nın piyazladığı kadın nasıl bir
kadındı... Kendi kendine kızdı. Adam bir sorar. Nasıl bu
kadının şekli şemali. Şişman mı, ırık mı, dolgun mu...
Vallahi sorar adam. Ben karı deyince aklımı yedim. Gözünün
önüne dolgunca bir kadın getirdi. Yanakları al al... “Ya hu,
bu yaşta buldum da bunuyorum... Şimdi karı bulduk, bir de
şişmanını arıyorum...”
Ertesi gün, öğleye doğru Abdullah amcanın damından inek
sesleri gelmeye başladı. Her sabah vakti saati hiç şaşmaz
bir anda otlamaya giden hayvan damda aç arık acı acı
bağırıyordu. Komşuları ilk başlarda bunu dikkate almadılar.
Çünkü Abdullah amca kendi başına buyruk, ne zaman ne
yapacağını hiç kimsenin kestiremediği bir adamdı.
Çocuklar, damın kapısını açtılar. Boz inek, cezaevinden
salıverilen hükümlüler gibi karanlık yerden birden fırladı.
Sonra evin kapısına abandılar. İçeriden yaşamı kanıtlayacak
ne ses, ne bir kıpırtı. Neden sonra yaşlı komşularının
yardımıyla kapı söküldü. İçeri akın ettiler. Kimsesiz yaşlı
adam ruhunu Tanrı’ya kimbilir ne zaman teslim etmişti.
Nasılsa oğlu acı haberi almış, soluk soluğa geldi. Babasının
hâlâ cansız başını koymuş olduğu yastığın ucunu hızla
kaldırdı. Bir tomar parayı hiç kimse farkına varmadan cebine
soktu.