BALKANLARDA TÜRK KÜLTÜRÜ DERGİSİ 55.Sayısı

Tombul Kadın-Mehmet Yağız

(İçindekiler kısmına dönmek için buraya tıklayınız)

 


Zeynep yenge ile Abdullah amcayı hep beraber görürlerdi komşuları. Tarladaysa tarlada, yoldaysa yolda... Köyde, her ailede olduğu gibi onların da bir düzine çocukları vardı. Ama onlar hep baş başa, yan yana.Böyle halleri daha iyi anlatmak için bizim insanımız, bakın şunlara, tıpkı Arzu ile Kamber gibi derler.

Abdullah amca, kırmızı yanaklı, seyrek sakallı, ilk bakışta insana sağlıklı bir görünüm sergilerdi. Zeynep yenge ise tam tersine, ince, uzun, kupkuru bir kadındı. Abdullah amca, biriyle konuşurken karısı öylece onun ayakları yanına süzülür, elleri göğüsleri üzerinde çaprazlayıp hiçbir şey konuşmadan bir eşine bir de onun karşısındaki adama bakıp kalırdı. Tarla işinden ya da uzun yol yürümekten yoruldukları zaman Zeynep yenge eline gelişigüzel bir çomak alır, Abdullah amcayı adeta kovalarcasına arkasından koşardı.

Yaşlarını hiç kimse kestiremezdi. Haydi, erkek elli yaşlarında diyelim ama kadının bembeyaz saçlarına, kamburlaşmış beline bakasan, en az bu kadın altmışını çoktan aşmış derdin.

Bir güz günüydü. Zeynep yengenin ağır bir hastalığa yakalandığı duyuldu. Kimilerine göre bu ağır hastalık sırf bir çivi yüzündendi. Bir akşam kadıncağız inekleri evin altındaki daracık dama kapatmış, kapıdan çıkmadan önce kafası bir küflü çiviye ilişmesin mi, o sessiz kadın duyduğu acılardan ortalığı inletmiş adeta. Bir hayli kan kaybı da olmuş galiba. Zaten zavallının kaç paralık kanı var ki...

Abdullah amca, eşini soğuk bir kış ortasında yitirmişti. Yerler buz kesmiş, kayıp giderim diye insanlar adım atmaya korkuyordu. Tabutu taşıyanlar, ava çıkacakmış gibi çarıkları çekmişler, gene de bastıkları yere çok dikkat ederek mezarlığa giden dar sokağa girdiler...

O günden sonra Abdullah amcanın sanki vücudundan bir organ yitirmiş, eli kolu yokmuş gibi bir hali vardı. Tek başına olsun, kalabalık içinde olsun dimdik duruyor, gözleri bomboş, çevresine anlamsız anlamsız bakıp duruyordu. O acı olaydan sonra güçten takatten de düşmüş, sapsarı solmuş gitmişti. Oğlu uşağı da çoktan ev bark etmişti. Kimi zaman yanında bir torun görünse de, eşinin yokluğundan sonra bağrında açılan o büyük onmaz yarayı hiç kimse kapatamazdı. Konu komşu ona, “Abdullah, iki ağacın aynı anda yıkıldığını kim görmüş?Budala olma, kendine göre bir hatun bul, evlen gitsin” diye onu öğütlüyorlardı.

Yalnız kalan adam bir gece istemeye istemeye girdiği o soğuk yatağa yatınca, ayaklarını uzattı topladı, uzattı topladı. Sonra bu komşularım doğru söylüyorlar, evlensem ne olur acaba diye düşünmeye başladı. Dört duvar arasına sıkışmış kalmıştı. Kızı Zehra, beş kilometrelik bir mesafede bulunan bir köyde oturuyor, iki haftada bir gelip babasının kirini, çamaşırını temizliyor, gene alıp başını evine, çocuklarının yanına gidiyordu. Ama yüreciği tutup da, seni everelim baba, ne olur diyemiyordu. Oğlu da ancak bir ihtiyacı olduğu zaman babasını arayıp buluyordu.

Ne olursa olsun, evlenecekti artık Abdullah amca. Canına tak demişti. Baca içinde gaz lambasına baktıkça bir kararı kalmıyor, yüreği tıpkı fitilin eridiği gibi eriyip gidiyordu. Gündüz neyse, bahçeye gidiyor, hayvan hasenet koşturuyor, boz ineği otlatıyordu. Şu koyu karanlık basınca onu bir cehennem ateşi sarıyor, can sıkıntısından deli divane oluyordu.

Bir gün Paşa’ya içini döküverdi. Köy yumurtacısına, adı Osman olduğu için, Paşa lakabını takmışlardı. Kimi ona alaylı bir şekilde, OsmanPaşa diye hitap ediyor, kimi de hiç Osmansız, Paşa deyip geçiyordu. Onun akranları ise daha kestirmeden giderek, tüysüz paşa mı olurmuş, deyip adamla güpegündüz dalga geçiyorlardı. Çünkü yumurtacı Osman, köse, yalabık bir adamdı. Ama buna rağmen kadınlarla müthiş diyaloglar kuruyor, çetin ceviz olarak tanımlananları da pamuk gibi yumuşatmasını çok iyi biliyordu...

–Senin istediğin kadın olsun amca, dedi. Bu arada bıyık altından gülümsemeyi de ihmal etmedi. Yalnız, şunu iyi bilmelisin, şimdiki avratlar boşa yatmıyorlar. Daha ilk baştan her şeyi garantilemek istiyorlar. Ev, para, mülk... Var mısın bakalım? İki elini de uzatarak açtı kapadı... Ya, bunlardan ne haber, diyerek yineledi.

Bu görüşmeyi köy meydanındaki karadut altında yapıyorlardı. Abdullah amca, Paşa’nın sözlerini pür dikkat dinliyor, yüzündeki donuk anlatım daha da belirsiz bir hale gelmiş, dili de öylesine tutulmuş gibiydi. Bir süre sonra biraz daha ileri sürünerek derme çatma sıraya sıkıca tutuldu.

–Paşaaa, parasa para, pulsa pul. Adamın canını sıkma! Şu yalnızlık var ya... Dudaklarını sımsıkı sıkarak gözlerini küçülttü.

–Ben işini bilirim Abdullah aga. Ve kendinden emin biraz ilerideki çite doğru giderek çalıları geveleyen eşeğin bağına yapıştı.

Karanlık dört bir yanı sarmıştı. Yaşlı, yalnız adam gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Sanki gözlerini çok uzaklarda, kendisinin de bilmediği birşeyleri görmeye zorluyordu.

Yumurtacı Osman, eşeğini, yedeğine alıp çit yapısının boyunca öksürerek uzaklaştı.

Abdullah amca sevinçliydi.Bundan böyle ona zifiri karanlıklar da vız gelirdi. Ev kapısını içeride bir sürü insan varmışçasına yürekli yürekli açtı. Duvarlar artık her zaman olduğu gibi onun üzerine abanacakmış gibi durmuyorlardı. Baca içindeki küçük lamba  adeta bütün dünyayı aydınlatacakmışçasına çevresine ışık saçıyordu.

Yatağa uzandı. Artık yok öyle yağma. Bu yatak bundan sonra, elalemlerin yatakları gibi dopdolu olacaktı. Ha unuttum, diye birden doğruldu. Paşa’nın piyazladığı kadın nasıl bir kadındı... Kendi kendine kızdı. Adam bir sorar. Nasıl bu kadının şekli şemali. Şişman mı, ırık mı, dolgun mu... Vallahi sorar adam. Ben karı deyince aklımı yedim. Gözünün önüne dolgunca bir kadın getirdi. Yanakları al al... “Ya hu, bu yaşta buldum da bunuyorum... Şimdi karı bulduk, bir de şişmanını arıyorum...”

Ertesi gün, öğleye doğru Abdullah amcanın damından inek sesleri gelmeye başladı. Her sabah vakti saati hiç şaşmaz bir anda otlamaya giden hayvan damda aç arık acı acı bağırıyordu. Komşuları ilk başlarda bunu dikkate almadılar. Çünkü Abdullah amca kendi başına buyruk, ne zaman ne yapacağını hiç kimsenin kestiremediği bir adamdı.

Çocuklar, damın kapısını açtılar. Boz inek, cezaevinden salıverilen hükümlüler gibi karanlık yerden birden fırladı. Sonra evin kapısına abandılar. İçeriden yaşamı kanıtlayacak ne ses, ne bir kıpırtı. Neden sonra yaşlı komşularının yardımıyla kapı söküldü. İçeri akın ettiler. Kimsesiz yaşlı adam ruhunu Tanrı’ya kimbilir ne zaman teslim etmişti.

Nasılsa oğlu acı haberi almış, soluk soluğa geldi. Babasının hâlâ cansız başını koymuş olduğu yastığın ucunu hızla kaldırdı. Bir tomar parayı hiç kimse farkına varmadan cebine soktu.

 

 

Muhacir diye küçümsenenler,tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar,yani "Düşmanla sonuna kadar dövüşenler"  çekilen ordunun ri'cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak,çekilmek nedir bilmeyenlerdir.Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.
17.01.1931  M.Kemal Atatürk
 

 

 

.

2005-Bal-Göç web sitesi tasarımı:Erdinç Kahraman