|
Bulgaristan’da
bir Türk varlığından söz ediyoruz. Hem de basbayağı bir varlık
bu. İstatistiklere göre, bir milyona yaklaşıyor. Gayri
istatistikler, bu rakamı daha da yukarılara çekiyor.
Bulgaristan’dan
sonra, kalabalık bir Türk varlığı,
Batı Trakya’da görülüyor. O yüzden, Batı Trakya’daki Türklerin
problemleri ile Bulgaristan’daki Türklerin problemleri tıpatıp
aynı deyiver. Oysa ülkeler ayrı, yönetime gelen partiler farklı.
Ama bu iki ülkenin Türklere karşı yaklaşımları, davranışları
ananın ikiz yavruları...
Peki,
Bulgaristan Türkü ile Batı Trakya Türkünün yaşadığı
sorunlar nedir? Birinci yerde, kimlik meselesidir. Adam doğmuş, büyümüş,
okumuş, evlenmiş, hatta torun sahibi olmuş, hala kimliği belli
değil. Türk mü, Müslüman
mı, Bulgar mı, Rus mu, Karakaçan mı, Gagavuz mu?...
Bulgaristan’da
T.Jivkov döneminde devlet, bu konuya tüm çarklarını çalıştırarak
el atmıştı. Bir sürü
sıradan bilim adamları, Türklük konusunu “işleyerek” profesörlük
unvanına rahatlıkla kavuştular. Çünkü henüz “bilimsel”
araştırmaya bir çizicik dahi vurmadan sonuç belli idi... “Siz
Müslümansınız! Müslüman
kimliği ile varlığınızı sürdürün!”
Bu
1990’dan sonra iktidara gelen hükümetlerde de böyle. Ancak kaba
yöntemlerden vazgeçilmiş. Daha zarif, çok daha kibar, basit gözle
görülmeyecek bir biçimde bu siyaset sürdürülmektedir!
Müslüman
kimliğine hiç kimsenin bir itirazı yok. Sen, minare mi
istiyorsun, dik minareni. Kuran kursu mu açacaksın, aç
istediğin kadar. Arapça mı okutacaksın çocuklara, gece gündüz
okut. Tarihte buna benzer bir olay, 1934 19 Mayıs darbesinden sonra
yaşanıyor. Türkle, Türklükle ilgili tüm dernekler, gazete ve
dergiler, toplantı ve kongreler kapatılıyor... Dini eğitime ağırlık
veriliyor. Latin harfleriyle eğitim-öğretim yasaklanıyor...
Aslında
bu gelişmeler çok olumlu. Kırkbeş yıl süren bir ateistlik dönemi,
insanlarımızın dini duygularını büyük ölçüde erozyona uğratmıştır.
Kısıtlama ve yasaklar o alana da yansımıştı...
Ama
bunlar yeterli değil.
Hele de
Türklük, Türkçe ile ilgili atılan adımlar hiç de yeterli değil!
Mesele Türkçe’nin okutulmasına, öğretilmesine gelince,
Bulgaristan Parlamentosu’ndan bekleniyormuş! Ancak bu büyük
yerden onay gelirse,okullarda Türkçe zorunlu bir ders olarak
okutulacakmış!
Bir
Bulgar şairi, anadili Bulgarca’dan söz ederken:
“Benim
anadilim, ecdatlarımın dili, kutsal bir dil...”
/Ezik
sveşten na moite dedi.../ diye duygularını anlamlı bir biçimde
terennüm etmiş. Ne güzel değil mi?
Demek
ki, ayrıcalığa gitmiş oluyoruz. Peki, senin dilin kutsal da,
benimki o kadar kutsal değil mi?
Todor
Jivkov, 34 yıl boyunca Bulgaristan’daki hakimiyeti hiç kimse ile
paylaşmadı. Astığı astık, kestiği kestikti. Bu kanlı diktatörden
öncekiler: Dimitrov ve Çervenkov, Bulgaristan’daki Türk varlığına
ilk başlarda bir hayli radikal yaklaşım sergilediler. Bunu Bilal
Şimşir’in “Bulgaristan Türkleri” kitabının 169.sayfasında
okuyoruz.: Geçen faşist idaresinin bütün memlekete yaptığı
fenalıklarla beraber, biz Türklere yaptığı fenalıklarının en
büyüğü bizi anadilimizi konuşmaya bırakmaması idi. Her nerede
olursa olsun iki Türk bir araya gelip de kendi anadilini konuşmaya
cesaret edemiyorlardı. Çünkü faşistlerden korkuyorlardı...Buna
Türkler itiraz edecek olsalardı, karşılarına “Milleti Müdafaa”
kanununu çıkardı...
Ve komünistler
bu gibi söylemler ve bazı icraatlarla işi 1956-57’ye kadar götürdüler.
Ve her zaman aza kanaat kılmış, azilmiş, horlanmış olan
Bulgaristan Türkü, buna da “şükürler olsun” dedi. Öyle ki,
haklı olarak 1944-57 yılları Bulgaristan Türkü ‘nün altın
çağı olarak değerlendirilir. Mekteplerde gırala Türkçe
okutuluyor, Türkçe türküler, şarkılar söyleniyor, sokaklarda
şiirler, marşlar çınlıyordu. Şiirlerin hemen hemen hepsinde
Stalin ya da Dimitrov’a övgüler yağdırılıyordu... Bu pek
kusur sayılmaz. Ama öz ve öz Türkçe’mizle övüyorduk
Dimitrov’u, Stalin’i Çervenkov’u...
Bu “kör
kapmaca” döneminde Türkçe sayesinde bir hayli yazarımız,
sanatçımız yetişti. Osman Aziz, Canlarım Türküler, Bizim Türküler
adlı kitabında onbeş-yirmi yıl içerisinde adeta topraktan fışkırırcasına
halkın bağrından çıkan türkücülerimizi aramış, bulmuş,
derlemiş. Ne de iyi etmiş! Buna benzer öteki dallarda da çalışmalar
olsa! Ko, yeni nesiller okusun!
1957’den
sonra, Türkçe karanlık bir döneme girdi. Vaatler oldu, icraatlar
görünmedi. İşler o denli ifratlara vardırıldı ki, Türkçe, Türkler
tarafından dahi küçümsenir konuma getirildi.
Yazarlara,
çizerlere gelince...
1944-1957
tarihlerinde ve daha önce kendini yetiştirmiş yazarlarımızın büyük
bir çoğunluğu aramızdan ayrıldı. Onların ve yeni yetişenlerin
önemli bir kısmı da kalemlerini Bulgarca’ya “tükürüklediler”
Kalemini Bulgarca’ya ilk tükürükleyenler
arasında Şükrü Tahirov/Orlin Zagorov/ vardır.
1970’li
yıllardan sonra T. Jivkov yönetimindeki dikta rejimi, Türk asıllı
yaratıcıların Bulgar dilini kullanarak kitap yazmaları,
yaratmaları için geniş bir kampanya başlattı. Bulgarca övüldü,
Türkçe sövüldü...Parti çevrelerince bir kanı aldı yürüdü:
“Demek ki, Bulgarca da yazabilirsiniz. Bal gibi
yazabilirsiniz...” Sırf bununla ilgili 1973 yılında Sofya’da
yaratıcılarla bir toplantı düzenlendi.
Bu azılı
Bulgar milliyetçilerinin de göğsünü kabartıyordu. Dil, Türkçe,
bundan böyle ağırlığını, gücünü, hızını yitirecek...
Ya şimdi
nasıl yazalım? Demokrasi dedik, insan hakları dedik. Bu dilde
okuma, yazma dedik... Türkçe mi yazalım, Bulgarca mı, yoksa İngilizce
mi?
Kitaplarını,
şu anda Bulgarca yayınlayan Türk asıllı yazarlara, “Niye Türkçe
yazmıyorsunuz?” sorulduğu zaman, ortaya iki kanıt sunuyorlar.
Biri Türkçe yi yeterli kadar bilmiyoruz, diğeri de yazdığımız
kitapları tüm Bulgaristan halkı okusun. Gerekirse kaynak olarak
da gösterilsin...
Birinci kanıta gelince, Türkçe okullarda şimdiye kadar
gerçekten okutulmadı. Ama insan kendi kendini yetiştiremez mi?
Bulgaristan çocuk şiirinin en iyi örneklerini vermiş olan Nevzat
Mehmet kendi kendini yetiştirmiş bir Türk şairidir. İkinci kanıta
gelince de eğer Türkçe olarak çok değerli bir eser vermiş
olursak, o eser Türkçe olmasına rağmen yine kaynak olarak
yararlanılır. Bu konuda örnekler çoktur.
Sabri
Con kardeşimiz,
Bulgarca yazdığı “Bizim Gerlovo” /Naşeto Gerlovo/ kitabını,
ahalisinin yüzde doksanı Türk olan Gerlovo’ya adamıştır. Mümin
Tahir “Preminavane”
kitabının bazı bölümlerinde annesine sesleniyor. Bu değerli
Rodop kadınının oğlunun sesini anlayacak kadar Bulgarca bildiğini
sanmıyorum.
Bir ülkenin
resmi dili olarak Bulgarca’yı öğreneceğiz. Bu bizim vatandaşlık
borcumuzdur. Ama Bulgarca var diyerek, anadilimize sırt çevirirsek,
bana, oturduğumuz dalı kesiyormuşuz gibi geliyor!
|