Akşam karanlığı henüz
çökmüştü. Şehir bahçesinden geciyorduk. Bank üzerinde oturan bir
baba, dizleri üzerinde bir çocuk uyutmakla meşguldu. Çocuk kirpi
gibi kabuğun içine girmiş, susuyordu. Hasta olmalı diye
düşündüm. Derken baba “Emine!” diye seslendi. Türkçe olarak
sordum:
“Siz Türk müsünüz?”
Yanıt alamadım. Anlamadığını
düşündüm. Bu defa Bulgarca sordum. Konuştuk ve anlaştık. Pomak
Türklerindendi. Çocuğu hastaneye yatırmak için getirmişti.
Gecikmisşler. Yatatcakalrı yerleri olmadığından geceyi peyke
(bank) uzerinde geçirmeye karar vermişlerdi.
“-Bu akşam gelin konuğum olun, ne
dersiniz?”
Sevindiler...Çok yorgundular.
Karınları aç değildi. Birer duş alıp yattılar. Sabah çayında
kooşturk:
“-Ben Türküm ama Türkçe
bilmiyorum...”
“-Ailenizde bir bilen yokmu?”
“-Ne yazık ki yok! Rahmetli babam
biliyordu biraz. Dilimizi unuttuk...”
“-Yurdun cok uzak
köylerindensiniz galiba?”
-Eleşnitsa balkanından Vaklinovo
köyünden... Güzel,
cennet gibi bir köyümüz var.
Yaşanılacak yer ama...”
İki eliyle çay bardağını tutan ve
çayını yudumlayan çocuk konuştu:
“-Babamın adı Ahmet, benim adım
Emine.Anaokulunda öğretmen bana “Emiliya!” diye sesleniyor ama
ben Emine’yim.Emine! Türk’üm!”
“Emine kızım sen hasta mısın?”
“-Beni kaynak suyla yaktılar...”
Anlayamamıştım babası konuştu.
“-Az once soyledim, köyümüz
cennet ama kan göllerinde yüzüyoruz. Dayak attılar bizlere ve
“gönüllü” olarak adlarımızı değiştirdik. Bize akıl veriyor diye
köy imamını öldürdüler. Bir doktorumuz vardı, gençti. Onu da
öldürdüler. 18 yaşında bir gencimiz adını değiştirmek istemedi,
onu da öldürdüler. Bizler hep ölüyoruz. Çevredeki Pomak
köylerinde öldürülenler sayıca cok...”
“-Kendinizi savunamıyormusunuz?”
“- Elimizden geldiği kadar
direniyoruz. “Geliyorlar!” diye bir gün komşu köyden bir haber
uçurdular bize. Kimlerin, niçin geldiklerini anladık. Önlem
aldık. Orduyu köye sokmamak için tüm köy halkı köy dışına çıktı.
Asfaltın daraldığı yeri kapattık ve bir canlı barikat kurduk.
Gelen ordu ve milis kuvvetlerine karşı koymaktı amacımız. Köye
girmeye görsünler bir daha teker teker herkesi coplayıp, silah
pipçiğiyle dayaktan geçiriyorlardı adını değiştirene kadar.
Köyümüzde iki bin nüfus vardı. İki bin kişiden canlı bir barikat
oluşturduk. İlk sıralarda çocukları aldık. Daha sonra yaşlıları
diktik. Gençler, erkekler en arkada kaldılar. Çocuklara,
yaşlılara daha merhametli davranırlar diye düşündük. Ordu
sanırsın savaşa geliyordu. Otomatik silahlı askerler.,
zırhlılar, kurt köpekleriyle geldiler. Yüz metre kadar
yaklaştılar ve hoparlorden korkutma yaptılar:
“-Bize yol verin, dağılın ve
evlerinize gidin. Yuksa pişman olursunuz...”
Yerinden kıpırdayan olmadı. Daha
birkaç kez uyardılar. Sonuç yok. Alıp başlarını geriye döndüler.
Kazandığımızı sandık. Meğer bu bir oyunmuş! Bizi dağıtmak için
oynan bir oyun... Yarım saat sonra zırhlılar, askerler, milis
kuvvetleri, itfaye arabaları tekrar karşımıza dikildiler.
Dağılın diye yine uyardlar ve itfaiyeler hortumlarıyla canlı
barikatın üzerine kaynak su fışkırdılar. Emine kızım işte orada
yandı. Canlı barikat bozuldu. Evlerimize doğuru kaçmaya
başladık. Ardımızdan polisler, askerler yakaladıklarını dayaktan
geçirdiler. Belediyeye götürdüler ve birer imza karşılığı
ellerimize Bulgar adlarıyla önceden yazılmış kimliklerimizi
verdiler. İşte böylece “gönüllü” olarak Bulgar olduk...”
Çayları konuşurken soğudular.
Yeniden tazeledim. Ahmet LAZOV söylediklerine birkaç söz daha
ekledi.
İşte o zaman kızımın sağ kolu
yandı. Sağ omuzu yandı. Paşmaklı(Smolyan) da doktora gösterdik.Birşeyler
yaptı sözde. Memnun değiliz. Sofyaya geldik derdimize çare
aramaya... Bizler adlarımızı korumak için işte böyle savaştık,
işte böyle yaşamayı sürdürüyoruz...”
Gönüllü adlarını
değiştirmiyorlar, direniyorlar diye hükümet yaşlıların emekli
maaşlarını vermez olmuştu. Üzüyor, çektiriyordu zavallılara.
Kimi Pomak ailelerini Rodop dağlarından Deliorman, Dobruca
köylerine sürgüne gönderiyorlardı. 5-10-15 yıl buralarda çile
dolduruyorlardı zavallılar. Bulgar’ın amacı yıldırmaktı, halkı
topluca dize getirmekti...
Dospat ve daha birçok yerlerde
parti parti binlerce Pomak Türkü öldürüldü. Kimileri nehirlere,
kimi barajlara atıldılar. Bu zavallıların ölüm feryatlarını ne
Türkiye duydu ve de “adaleti” Avrupa. Direndiler, öldüler,
cezaevlerine atıldılar, ve ... sustular.
(