| |
|
 |
Sizlerden Gelenler:
BATI TRAKYA İZLENİMLERİ-Dr.
Selçuk ÇOLAKOĞLU |
 |
|
|
BATI TRAKYA İZLENİMLERİ
Yunanistan’dan ve üstelik Batı Trakya’daki bir
üniversiteden davet alınca hem çok şaşırdım hem de sevindim.
Yıllarca adını televizyonlardan duyduğum, gazetelerden
okuduğum ve daha çok da sorunlarıyla kamuoyunun gündemine
gelen Gümülcine, İskeçe ve Dedeağaç gibi yerleri görme
fırsatını yakalamıştım.
Yunanistan Yolunda
Benim için bu yurtdışı seyahatinin en önemli farkı, ilk defa
olarak karayoluyla yurtdışına çıkacak olmamdı. Şimdiye kadar
hep uçakla havaalanındaki gümrüklerden giriş çıkış yapmıştım.
Gerçekten Batı Trakya’ya geçmenin en kolay ve ucuz yolu
karayolu. Çünkü Edirne’nin hemen yanı başındaki Dedeağaç,
Gümülcine ve İskeçe gibi yerlere uçakla gitmek daha yorucu ve
pahalı olsa gerek. Hatta Selanik ve Atina’ya gitmenin en ucuz
yolu İstanbul veya Keşan’dan otobüse binmek.
Yunanistan ve Türkiye arasında üç kara hudut kapısı
bulunmakta. Bunlardan en önemlisi şüphesiz Keşan ilçesine
bağlı İpsala kara hudut kapısı. İkinci bir kara hudut kapısı
ise Edirne yakınlarındaki Pazarkule. Ancak burası İpsala kadar
işlek değil ve buradan yapılan geçişler oldukça sınırlı. Bir
de sadece demiryoluyla geçiş sağlanan Uzunköprü hudut kapısı
var. İki defa giriş çıkış yaptığım Yunanistan’a giderken
gümrük kapısı olarak İpsala ve Uzunköprü’yü kullandım.
İpsala’dan Geçiş
İpsala sınır kapısının Türk-Yunan siyasi ilişkilerinin genel
seyrini gösterdiğini söylesek yanlış olmaz. Yaklaşık 10 sene
kadar önce bu sınırdan geçmeye çalışan Türk vatandaşlarına
Yunanlılarca casus gözüyle bakılırken, şimdiki manzara
neredeyse tamamen farklı. Bu değişim hem İpsala’yı değiştirip
geliştirmiş hem de buraya yakın olan Keşan’a ayrı bir canlılık
getirmiş. Keşan, İstanbul-Çanakkale arasında bir kavşak
noktası olduğu kadar, Yunanistan’a geçişte de önemli bir üs
haline gelmiş. İstanbul-Selanik-Atina hattında işleyen ve yaz
aylarında sefer sayıları oldukça artan çeşitli firmalara ait
otobüsler, Keşan Garajı’na mutlaka uğruyorlar. Bu otobüslerle
İstanbul’dan 35 milyona, Keşan’dan 20 milyona Dedeağaç,
Gümülcine ve İskeçe’ye gidebiliyorsunuz. Oldukça ucuz bir
fiyat olmasına rağmen otobüsle Türk ve Yunan gümrüklerinden
geçmek biraz zaman alıyor. Yaklaşık 60-70 km mesafedeki Keşan-Dedeağaç
yolunu gitmek gümrük işlemleri yüzünden 3-4 saati bulabiliyor.
Bu yüzden Batı Trakyalı Türklerin taksiyi tercih etmesine
şaşmamak lâzım. Üstelik İstanbul-Selanik-Atina güzergâhındaki
en ucuz alternatif olduğu için otobüs yolcuları arasında her
milletten insana rastlamak mümkün. Temmuz ve ağustos aylarında
buna bir de Batı Avrupa’dan Türkiye’ye gelen gurbetçilerimizin
yoğunluğu ekleniyor. Selanik-İpsala otoyolu yapıldığından beri
gurbetçilerimiz giderek artan bir oranda Bulgaristan yerine
Yunanistan güzergâhını tercih etmeye başlamışlar. Bu yoğunluğu
kaldırabilmek için 2002 güzünde İpsala’da daha modern tesisler
hizmete sokulmuş.
Batı Trakya’ya gitmenin en kolay yolu ise dolmuş taksiler.
İstanbul’dan 40 Euro’ya, Keşan’dan 20 Euro’ya dolmuş taksi
bulup çok rahat ve zahmetsiz bir şekilde Gümülcine ve
İskeçe’ye gitmek mümkün. Genelde dört yolcuyla hareket eden
Yunan plakalı taksiler sizi gümrükten en kısa sürede geçirip
istediğiniz adrese kadar götürüyor. Bu taksilerin talipleri
genelde Yunan vatandaşı Batı Trakyalı Türkler. Zaten Yunan
taksilerini işletenlerin çoğu da Türk asıllı. Sabahın erken
saatlerinde İskeçe ve Gümülcine’den kalkan onlarca taksi,
Keşan veya İstanbul’a geldiğinde tekrar müşteri bekleyip
doldurduktan sonra Yunanistan’a dönüyorlar.
Trenle Dönüş
Türkiye ve Yunanistan demiryolları arasında her gün bağlantı
yapan bir tren var. Bağlantı noktaları ise Türk tarafında
Uzunköprü, Yunan tarafında Pityon istasyonları. Aslında trenle
gitmek yolun biraz uzaması anlamına geliyor. Çünkü tren
Dedeağaç’tan kuzeye yönelerek Dimetoka üzerinden Pityon
istasyonuna varıyor. Burası Yunanistan’daki son istasyon.
Burada Yunan polisi pasaportları toplayıp istasyondaki gümrüğe
götürüyor. Bir süre sonra da bu istasyona Türk treni geliyor.
Bu ara tren sadece sınırı yani Meriç nehrini geçiriyor, bazen
de İstanbul’a kadar yolcu götürebiliyor. Türk trenine binerken
de bu sefer Türk polisi pasaportları toplayıp Uzunköprü
istasyonundaki gümrüğe götürüyor. Türkiye’den Yunanistan’a
geçerken de benzer işlemleri yaptırıyorsunuz. Velhasıl epey
eğlenceli, tabii aceleniz yoksa.
Türk-Yunan sınırı ise oldukça anlamlı bir coğrafya. Çünkü
sınırı Meriç nehri belirliyor. Nehrin üzerindeki köprülerin
yarısı Türkiye’ye diğer yarısı da Yunanistan’a ait.
Karayoluyla da geçmek heyecan verici ama yeşilliğin daha çok
hâkim olduğu demiryolu güzergahından gitmek ayrı bir zevk.
Zaten Yunan treni Pityon’a gelene kadar hep nehir boyunca
dizilmiş yerleşim yerlerine uğrayarak ilerliyor. Buradaki
yerleşim yerlerinde hep kilise var, hiç cami yok. Yani bu
sınır bölgesinde hiç Türk kalmadığı anlamına geliyor.
Batı Trakyalılarla
Tanışma
Türkiye-Yunanistan arasında çalışan otobüs ve özellikle
taksileri kullananlar genellikle Batı Trakya Türkler. Tamamen
size benzeyen ve çok iyi Türkçe konuşan bu insanların Yunan
vatandaşı olduğunu ya konuşurken öğreniyorsunuz ya da gümrük
kontrolleri sırasında pasaportlarını görünce anlıyorsunuz.
Batı Trakyalı Türklerin adeta hayatları ikiye bölünmüş
durumda. Bazılarının aile fertlerinin bir kısmı Türkiye’de
diğer kısmı Yunanistan’da. Türk vatandaşlığını kazansın
kazanmasın pek çoğunun her iki tarafta evi var. Bunda uzun
yıllar gergin seyreden Türk-Yunan ilişkilerinin etkisi olmuş.
İlişkiler gerginleştikçe Yunan hükümetlerinin Türk azınlığa
yönelik baskıları artmış. Gayrimenkul edinmelerine ve yatırım
yapmalarına izin verilmeyen Türk azınlığı da çareyi Türkiye’de
yatırım yapmakta bulmuş. Hatta Yunanistan’daki geleceklerini
garanti görmedikleri için Türkiye’de kendilerine bir mekân
hazırlama ihtiyacı hissetmişler.
Türk-Yunan ilişkilerindeki yumuşama ve Avrupa Birliği (AB)
standartlarının siyasi, iktisadi ve hukuki açıdan tüm
Yunanistan’a uygulanmaya başlamasıyla birlikte Türk azınlığı
da rahatlamış ve Türkiye’ye olan göç yavaşlamış. Fakat bu
yumuşama Türk azınlığın Türkiye ile olan bağlarını azaltmayıp
artırmış. Bu yüzden bazen taksiyle bazen otobüsle sık sık
gidip geliyorlar Türkiye’ye. Turgut Özal’ın başbakanlığı
zamanında Yunan vatandaşlarına uygulanan vizenin kaldırılması
onları epey rahatlatmış. Üç ay süreyle Türkiye’de kesintisiz
olarak kalabiliyorlar. Bazıları ise Türkiye’de sürekli oturma
izni almış.
Batı Trakya’nın Osmanlı hâkimiyetinden çıkıp Yunanistan’a
bırakılmasından sonra bölgedeki Türklerin sosyoekonomik
yapısında dramatik bir değişim yaşanmış. Osmanlı döneminde
hâkim unsur olan Türklerin Yunan egemenliği döneminde
sosyoekonomik statülerinde müthiş bir düşüş yaşanmış. Eskiden
Batı Trakya nüfusunun yüzde 80’ini Türkler oluşturduğu için
Rumlar daha rahat yaşayabilmek için Türkçe öğreniyorlarmış. O
zamanlar Türkler zengin iken Yunanlılar da Türklerin yanında
hizmetçi veya işçi olarak çalışıyorlarmış. Türklere uzun
yıllar imar izni ve mal mülk edinme hakkı vermediğinden bu
tablo zamanla değişip tersine dönmüş. Türklerin çoğu iyi işi
artık ya Türkiye’de ya da Almanya’da arıyor. Şimdi Yunanlılar
patron, Türkler çiftçi veya işçi.
İstanbullu Rumlarla Batı Trakyalı Türkleri karşılaştırınca
büyük bir uçurum olduğu görülüyor. İstanbullu Rumlar, her ne
kadar sayıları epey azalsa da, birkaç dil bilen eğitimli,
şehirli ve zengin. Bu yüzden Türkiye toplumunda kendilerine
rahatlıkla itibarlı bir yer bulabiliyorlar. Türkiye’de kendini
kabul ettirmiş ve saygı gören Rum asıllı işadamlarına,
sanatçılara ve bilim adamlarına rastlamak mümkün. Halbuki Batı
Trakyalı Türkler halen Yunan toplumundan dışlanmış
vaziyetteler. Batı Trakya’da bile çok saygı gördükleri
söylenemez.
Yerli Türkler, Türkiye’den gelenlere karşı büyük bir ilgi
gösteriyor. Bir selamla başlayan ayaküstü bir sohbet izzet ve
ikramlarla birlikte saatler süren bir dertleşmeye dönüşüyor.
Konuşurlarken gözleri çakmak çakmak yanıp içlerini bir ateş
kaplıyor. Onların bu hallerini görünce insanın içini bir
sorumluluk biraz da suçluluk duygusu kaplıyor. “Şimdiye kadar
niye gelmedim buralara?” diye soruyorsunuz kendi kendinize.
Azınlık mensubu insanlar teşvik edilip moral verilmeye o kadar
muhtaçlar ki! Özellikle Batı Trakyalı Türk gençleri büyük bir
güvensizlik hissi içinde bulunuyor.
Batı Trakya’da
Ulaşım
Batı Trakya’da ulaşım temel olarak demiryolu, eski karayolu ve
son zamanlarda tamamlanmış otoyol vasıtasıyla sağlanıyor.
Dedeağaç-Gümülcine arasını otoyoldan gidince Türk köylerini
görmek pek mümkün olmuyor. Bu açıdan eski yol daha güzel bir
seyir zevki sunuyor. Gümülcine-Dedeağaç arasındaki eski yolda
şirin Türk köylerini ve Şapçı kasabasını görme fırsatını
yakalıyorsunuz. Köylerden bazılarında sadece Türkler yaşıyor,
bazıları ise karışık. Karma köyleri kiliseleri ve Hıristiyan
mezarlıklarını görünce anlıyorsunuz.
Gümülcine-İskeçe arasında otoyoldan da Türk köyleri rahatlıkla
görülebiliyor. Dağların yamaçlarına dizilmiş, merkezinde
minareli camileri bulunan tipik Türk köylerini doğrusu
Türkiye’dekilerden ayırt etmek imkânsız.
İsim Savaşı
Türkler ve Yunanlıların asırlar boyunca hemen hemen aynı
coğrafyada yaşamaları beraberinde bir isim kargaşasını gündeme
getirmiş. Genelde aynı şehrin hem Türkçe hem de Yunanca ismi
var. Nadiren bazı şehirlerin her iki dilde ortak adı
kullanılıyor. Bu nispeten anlaşılır bir durum.
Batı Trakya, yakın tarih açısından bakıldığında Yunanlıların
yoğun olarak yaşadıkları bir yer değil. Batı Trakya’daki pek
çok şehir Osmanlı döneminde ilk defa Türkler tarafından
kurulmuş. Batı Trakya Yunanistan toprağı haline gelene kadar
da nüfusunun ezici bir çoğunluğunu hep Türkler oluşturmuş.
Kendilerine göre kötü bir kader olarak gördükleri Osmanlı
İmparatorluğu’nun izlerini silmek için Yunanlıların
başvurdukları yöntemlerden biri de Türkçe olan şehirlerin
adlarını değiştirmek. Bu yüzden Batı Trakya ile ilgili olarak
kullandığımız pek çok yer adının Yunanca’da farklı bir
karşılığı var.
Yerleşim yerlerinden Gümülcine için Komotini, İskeçe için
Xanthi, Dedeağaç için Alexandroupolis, Şapçı için Sapes,
Sofulu için Soufli; Meriç nehri için Evros, Karasu nehri için
Nestos; adalardan Semadirek için Samothraki, Taşoz için
Thassos adları uygun görülmüş. Tarihi Türk şehirlerinden
sadece Drama ve Kavala’nın adlarını değiştirmemişler. Bir de
Osmanlı döneminde de kullanılan Dimetoka şehrinin adına kökeni
Rumca olduğu için dokunmamışlar.
İşin diğer ilginç bir yanı Yunanlıların sadece Yunanistan’daki
değil Türkiye’deki şehirlerin Yunanca isimlerini kullanma
konusunda son derece istekli olmaları. Yunanlılarla aynı
ortamda bulunurken Türkler nezaketten Yunanistan şehirlerinin
Yunanca adlarını kullanıyorlar. Ne de olsa bu topraklar artık
onlara ait. Ancak aynı hassasiyeti pek çok Yunanlı Türklere
karşı göstermiyor. Türklerle konuşurken Edirne yerine
Andreapolis, İstanbul yerine Constantinapolis ve İzmir yerine
Symrna diyebiliyorlar. Bazı Yunanlılar Türkiye şehirlerinin
sadece Yunanca adlarını söylerken, bazıları Yunanca ve
Türkçe’sini beraber söylüyor. Pek az Yunanlı sadece Türkçe
adını kullanıyor. Üstelik Yunanlılar bu tür davranışı sadece
gayri resmi bir ortamda değil, her iki taraftan resmi
heyetlerin bulunduğu ortamlarda bile sergileyebiliyorlar.
Genel olarak Türklerin isim kullanma konusunda Yunanlılara
göre daha hoşgörülü olduklarını söyleyebilirim. Ne de olsa
Türkiye’de antik dönemden kalma eski Yunan şehirlerinin
adlarını hiçbir rahatsızlık duymadan kolayca kullanıyoruz.
Dedeağaç (Alexandroupolis)
Yaklaşık iki hafta süren Batı Trakya seyahatimin büyük bir
kısmı Dedeağaç’ta geçti. Burası 30-40 bin nüfuslu küçük bir
sahil yerleşim yeri. Üstelik Türkiye’ye çok yakın olduğu için
Turkcell ve Telsim şebekeleriyle yurtiçi tarifeden arama
yapmak mümkün. Dedeağaç’ın beklediğimden daha gelişmiş ve
hareketli olduğunu söyleyebilirim. Yani üzerine ölü toprağı
serpilmiş gibi bir havası yok. Ana caddeler vızır vızır. Sokak
ve caddeler temiz, bakımlı ve düzenli. Ege’nin mavi sularına
baktığı için şehrin bir cazibesi var. Çok meşhur olmasa da
insanlar burayı bir tatil yeri olarak görüyor. Akşam
saatlerinde sahil yolu araç trafiğine kapatılıyor ve deniz
kenarındaki tüm cafe ve barlar açılıyor. Ortalık o kadar
kalabalıklaşıyor ki, insan bu kadar kalabalığın nereden
çıktığına şaşırıyor. Ya Dedeağaçlılar eğlenceye çok düşkün ya
da dışarıdan epey turist çekiyorlar.
Ancak Dedeağaç’ta ciddi bir tarihi dokunun varlığından söz
etmek mümkün değil. Arada sadece tek tük eski binalar var.
Türkiye’ye bu kadar yakın bir yerde bize ait bir şeylere
rastlayamamak insanı fazlasıyla üzüyor.
Dedeağaç Camii
Dedeağaç istasyonunun hemen ilerisindeki bir sokakta şehrin
tek camisi bulunuyor. 20. yüzyılın başlarında büyük ölçüde
yenilenmiş bu caminin etrafı yüksek apartmanlarla çevrilmiş.
Adeta uzaktan görülmesi engellenmeye çalışılmış. Minaresinin
tepesindeki hilâl sökülmüş ve bahçesinde azınlık okulu
bulunduğundan olsa gerek Yunan bayrağı dalgalanıyor. Taş
yapılı ve çatılı bu cami halen faaliyette. Caminin yanında
üzerinde Osmanlıca kitabe olan iki eski kabir bulunuyor. Genel
olarak cami bakımlı ve tertemiz.
Hemen dönüşte Keşan Garajı’nda rastladığım İskeçeli bir Türk,
Dedeağaç’ta ancak 25-30 hane kadar Müslüman ailenin yaşadığını
söyledi. Müdür de Dedeağaç’ın tek camisinin vakit namazları
için cemaatinin bulunmadığından bahsetti. Camide sadece
cumaları cemaatle kılınıyormuş. Cami 80-100 yıl kadar önce
Bulgarlar tarafından yakıldıktan sonra tekrar yapılmış. Ancak
caminin iskeleti ise daha eskiye dayanıyor.
Dedeağaç Türk
Azınlık Okulu
Camiyi ilk ziyaretim sırasında siesta saati olduğu için
ortalıklarda bilgi alabilecek kimsecikler yoktu. Etrafta başka
Osmanlı eseri olup olmadığını öğrenmek için camiye tekrar
uğradığımda hemen yanı başındaki lojman benzeri binadan sesler
yükseliyordu. Ben de daldım içeriye. Meğer burası Türk azınlık
okuluymuş. Sınıflardan birinde oynayan çocuklar Türkçe olarak
Türk olup olmadığımı sordular ve sonra da beni müdür ve müdür
yardımcısının bulunduğu odaya götürdüler. Burada okulun müdür
ve müdür yardımcısı ile tanıştım. Müdür beyin anlattığına göre
Dedeağaç’ta pek Türk kalmamış. Dedeağaç’ın tek azınlık
okulunda ise yaklaşık 150 kadar öğrenci bulunuyor.
Gümülcine (Komotini)
40.000 nüfuslu Gümülcine Batı Trakya’nın en merkezi şehri.
Gümülcine’ye gelerek hayallerimi süsleyen bir yeri daha görmüş
oldum. Gerçekten de Gümülcine Dedeağaç’a göre oldukça farklı.
Nüfusu yarı yarıya Yunan olmasına rağmen, bir Türk şehri olma
kimliğini halen koruyor. Gökyüzüne süzülen minareleriyle
camilerin siluetleri rahatlıkla fark ediliyor. Yollarda
dolaşırken sık sık geleneksel kıyafetli Türk bayanlara ve
Türkçe konuşmalara rastlıyorsunuz. En son çıkmış Türkçe
kasetler ise her köşe başında çalınıyor. Gerçi şehirde Türk ve
Yunan mahallelerinden söz etmek mümkün. Türk mahalleleri
sevimli ve küçük camileriyle, beyaz badanalı mütevazı tipik
köy evleriyle hemen kendini belli ediyor. Yunan mahalleleri
ise daha lüks ve bakımlı yeni binalardan oluşuyor.
Gümülcine Camileri
Gümülcine’de irili ufaklı yaklaşık 20 cami var. Bunlardan üç
tanesi şehrin merkezi yerinde ve diğerlerinden daha büyük.
Bunlardan Tabakhane Camii nispeten diğer binaların gölgesinde
kalmış çatılı bir camii. Tek şerefeli mütevazı bir minaresi
var. En gösterişli olanı ise şehir meydanına hâkim bir yerde
bulunan kubbeli ve iki şerefeli yüksek bir minareye sahip Eski
Cami. Eski Cami’nin ana binasının yanında Türk mimarisiyle
yapılmış başka bir yapı daha var.
Yeni Cami de kubbeli ve yanı başında tek şerefeli bir minaresi
yer alıyor. Avlusunda Osmanlı’dan kalma büyükçe bir kabristan
bulunmakta. Ancak tipik bir Osmanlı mimarisiyle yapılmış
Gümülcine müftülük binası, Yeni Camii’yi biraz gölgelemiş.
Ziyaret ettiğim diğer camiler arasında Yeni Mahalle Camii,
Kesikbaş Camii ve Kayalı Medresesi Camii ile adını
öğrenemediğin otobüs garajı yakınındaki bir cami bulunuyor.
Hepsi de mütevazı camiler. Şirin minareleri, kubbeli veya
çatılı bu ibadethanelerin yanından göğe yükseliyor. Bunlardan
Kayalı Medresesi, Kuran Kursu olarak da kullanılıyormuş.
Camisinde ise üç vakit namaz kılınıyormuş. Yenimahalle
Camii’nin dışı ve içi yakın zamanda epeyce yenilenmiş.
Gümülcine camilerinin tamamına yakını Osmanlı döneminden kalma
eski camiler. Yunan makamları ihtiyaç olmadığı gerekçesiyle
halen yeni bir caminin yapımına izin vermiyormuş. Gümülcineli
bir Türk’ün anlattığına göre, Müslüman halk eğer bir cami
yapma gereği duyarsa bunu bir gece içinde adeta bir gecekondu
gibi inşa edip oldu bittiye getiriyorlarmış.
Tabakhane Camii imamının anlattığına göre, bu caminin cemaati
pek kalmamış. Halbuki 1970 öncesi bu cami, çekme katıyla
birlikte dolup taşıyormuş. Şimdi caminin bulunduğu semte daha
çok Yunanlılar yerleşmeye başlamış. Türklerin hane sayısı ise
sürekli azalıyormuş. Gençler ya Türkiye’ye ya da Almanya’ya
gidiyormuş.
Gümülcine Saat
Kulesi
Yeni Camii’nin hemen yanı başından II. Abdülhamit devrinde
yapılmış bir saat kulesi yükseliyor. Orijinal kitabesi
üzerinde duruyor. Birbirlerine yakın olan şehir merkezindeki
saat kulesi, Eski ve Yeni Camilerin etrafı Türklerin mührünü
vurdukları bir yer. Dar sokaklar ve Osmanlı mimarisiyle
yapılmış dükkân ve evler. Tabii ki bu ortama hayat veren
Türkler.
Gazi Evrenos Bey
İmareti
Osmanlı döneminden kalma bu imaret şimdi bir Hıristiyanlık
müzesi gibi işlev görüyor. 1,5 Euro vererek girdiğim bu yerin
içinde birkaç yüzyıl öncesine ait Hıristiyan figür ve ikonları
sergileniyor. İmaret, kiremit çatılı kubbeleri ve heybetli
yuvarlak kirişleriyle müthiş bir seyir zevki sunuyor.
Batı Trakya
Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneği
Burası Gümülcine’deki Kesikbaş Camii’nin hemen yanı başında ve
Türk Konsolosluğu’nun az ilerisinde. Dernek Türk azınlığının
eğitimle ilgili sorunlarının aşılması ve onlara daha iyi iş
imkânı bulma amacına hizmet ediyor. Tanıştığım yetkililerden
biri Anadolu Üniversitesi İngilizce bölümünden mezun olmuş.
Ancak diplomasının denkliğinin Yunanistan’da kabulü için 8-9
fark dersi vermesi gerekiyormuş. Dernek bünyesinde bir de Genç
Akademisyenler Topluluğu kurmuşlar. Trakya Bölgesi akademik
yönden zayıfmış. Bu açıdan yakındaki en güçlü merkez Selanik
imiş. Bu dernek Gümülcine’deki Batı Trakyalı Türklerin kurduğu
kuruluşlardan biri. Son zamanlarda Türk azınlığın dernekleşme
oranı artmış.
Genç akademisyenler derneğinin yanındaki dükkânda
Türkçe-İngilizce-Yunanca kurslar düzenleyen başka bir merkezin
yetkilisiyle konuştuk. Türk-Yunan ilişkilerinin gelişmesiyle
birlikte son iki yıl içerisinde Türkçe’ye olan talep neredeyse
beş katına çıkmış. Özellikle Yunanlı işadamları Türkçe
öğrenmek istiyorlarmış.
Gümülcine Türk
Konsolosluğu
Gümülcine’de Türkiye’ye ait bir başkonsolosluk bulunuyor.
Türkiye Konsolosluğu Gümülcine’deki tek yabancı misyon olma
özelliğini de taşıyor. Şehrin merkezi caddelerinden birinde
bulunan konsolosluğun bahçesindeki bayrak direğinde kocaman
bir Türk bayrağı dalgalandığı için burayı fark etmek pek zor
olmuyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında karşılıklı anlaşmalar
çerçevesinde kurulan Gümülcine’deki Türk misyonundan Yunanlı
makamların fazlasıyla huzursuz olduğunu tahmin etmesi çok zor
değil. Yunan makamları burada görevli Türk diplomatlarının
anayol güzergâhı dışına çıkmalarına uzun yıllar boyunca izin
vermemiş. Son zamanda bir rahatlama olmakla birlikte, Türk
diplomatlarının Batı Trakya’daki her Türk köyüne gidebilmeleri
halen sözkonusu değil.
Gümülcine
Galatasaraylılar Derneği
Gümülcine’deki Türk Konsolosluğu’nun karşısında bir de
Galatasaraylılar Derneği bulunuyor. İçerisi GS bayrak ve
resimleriyle dolu. Televizyonda da bir Türkiye kanalından
yayınlanan GS’nin özel bir hazırlık maçı vardı. Ziyaret
edemedim ama Gümülcine’de Fenerbahçeliler Derneği de varmış.
İskeçeli bir Türk bana İstanbul takımlarını tutma konusunda
Batı Trakyalı Türklerin Türkiye’dekilerden daha fanatik
olduklarını söyledi. FB-GS maçı sırasında aralarında kavga
bile çıkıyormuş.
Siesta Saati
Yunanistan’da saat 14 ila 17 arası siesta yani öğle tatili. Bu
saatler arasında sokaklarda insan ve açık dükkân bulmak
neredeyse imkânsız. Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe ve Kavala’da
siesta saatlerinde gezmek gerçekten can sıkıcı. Ortalık bir
anda ölü şehre dönüyor. Dükkânlar tekrar 17.00-20.00 saatleri
arasında faaliyet gösteriyor. Bazı dükkânlar ise akşamları hiç
açılmıyor. Gezme açısından en cazip gün cumartesi. Cumartesi
öğleye kadar bir çok şehirde pazar kurulduğu için ortalık çok
canlı ve hareketli oluyor. Pazar günü ise tümden tatil.
Kısacası Yunanlılar günde neredeyse yarım mesai yapıyorlar. Bu
çalışma tempolarını görünce zamanında Avrupa Birliği’ne
katılmanın Yunanlılar için ne kadar hayati bir adım olduğunu
daha iyi anladım.
İskeçe (Xanthi)
35.000 nüfusu olan İskeçe, eski ve yeni şehir olmak üzere iki
kısımdan oluşuyor. Düzlük alanda kurulu yeni şehir dar
sokaklara bakan çirkin betonarme binalardan oluşuyor. Türklere
ait pek bir şey yok burada. Sadece Osmanlı döneminden kalma
şirin bir saat kulesi var. İskeçeli bir Türk’ün dediğine göre
önceden saat kulesi yakınlarında bir cami bulunmaktaymış.
Eski İskeçe ise dağın yamacına kurulmuş dar kokaklı eski Türk
evlerinden oluşuyor. Her mahallede bir cami var. Şehir
merkezinde yaklaşık 5-6 camii bulunuyor.
Genel olarak söylemek gerekirse Batı Trakya’nın en merkezi
şehri Gümülcine. Hem Türklerin en yoğun yaşadığı yer ve hem de
Türk-Müslüman kimliği şehrin en merkezi yerine mührünü vurmuş
vaziyette. İskeçe ise daha küçük. Türkler daha bir azınlık
durumunda İskeçe’de. Şehrin sadece kenar eski semtleri bir
Türk mahallesi olma özelliğini koruyor. İskeçe’nin her yerinde
Türklere rahatlıkla rastlanmakla birlikte, hatırı sayılır bir
Yunan nüfus ve dokusu göze çarpıyor.
İskeçe Türk Birliği
İskeçe gezimiz sırasında Türk Birliği’ne de uğrama fırsatımız
oldu. Gümülcine’de olduğu gibi İskeçe’de de bu tür dernekler
adeta küçük Türkiye’yi sunuyor insana. Günlük Türkiye
gazeteleri, Türkiye televizyonları vesaire. Burada
konuştuğumuz yetkililer son yıllardaki yumuşamaya rağmen halen
Türk azınlığın haklarının tam sağlanamadığından yakındılar.
Kamu görevlerine alınma konusunda halen Türklere karşı çok
hasis davranılıyormuş. Ancak Türk kimliğini inkâr edip
Yunanlılara yakın duranlar kamu görevlerine alınıyormuş. Bu
tür kişiler Türk birlik ve derneklerinden uzak duran
kişilermiş, Eğer bu tür yerlere uğrarlarsa da derhal
memuriyetten atılıyorlarmış.
Kavala
İskeçe’nin 15-20 km ilerisindeki Karasu nehrini geçince resmen
Türk azınlık bölgesi bitiyor. Artık minareli köylere rastlamak
mümkün değil. İskeçe’nin 60 km ilerisindeki Kavala ise
Türklerin kurduğu köklü bir şehir olmasına rağmen, bir çok
Rumeli beldesiyle aynı kötü kaderi paylaşmış. Türk ve Müslüman
varlığının halen ciddi bir oranda bulunduğu Batı Trakya’da
geçmişe ait izler büyük ölçüde korunabilmiş. Maalesef Kavala
için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Ama yine de bize ait
değerleri içinde barındıran bir belde. Çünkü geçmişin tüm
hatırlarını silememişler.
Kavala doğal bir liman şehri olma özelliğiyle coğrafi olarak
da kişilikli bir yer. Bu yönüyle yine bir sahil şehri olan
Dedeağaç’tan çok farklı. Kavala gezimiz gerçekten doyumsuzdu.
Doğal güzelliği ve bize ait tarihi dokusuyla beni büyüledi
âdeta. Özellikle bir ada gibi denize doğru uzanmış kale kısmı.
Su Kemeri
Şehrin siluetine hâkim bu muazzam su kemeri Kanuni Sultan
Süleyman zamanında Kavala’yı canlandırmak üzere kuzeydeki
dağlardan su sağlamak amacıyla yaptırılmış. Kavala’nın doğu
girişi halen bu su kemerinin altından geçiyor.
Kavala Kalesi
Bu kale eski şehrin en tepe noktasında kurulu. Bir çok duvarı
halen ayakta. Zindan kısmını da gezmek mümkün. Zaten bu kale
içindekilerle birlikte Osmanlı’nın izlerini halen taşımaya
devam ediyor. Cumbalı geleneksel Türk evlerinin büyük kısmı
varlığını korumayı başarmış. Yunanlılar artık turizm adına bu
yapıları korumaya başlamışlar.
İbrahim Paşa Camii
Bu cami, su kemerine giden yolda ve kale kısmının hemen
yanında yer alıyor. Ancak şimdi Saint Nikolas Kilisesi olarak
hizmet görüyor. Macaristan’ın Peç şehrindeki Gazi Kasım Paşa
Camii gibi ana yapısı duruyor; ancak yanıbaşındaki minareyi
yıkıp bir çan kulesi eklemişler. Arka tarafına da çirkin bir
ek bina yapmışlar. Ancak yine de farklı bir kimlikle de olsa
bugüne gelmesi büyük bir şans. Çünkü kale içindeki minaresiz
Alaca Camii dışında diğer camilerin varlıklarını devam
ettirmelerine izin verilmemiş. Cami daha doğrusu kilise kapalı
olduğu için içini gezme şansım olmadı.
Alaca Camii
Kale içinde bulunan Alaca Camii harabe şeklinde varlığını
sürdürüyor. Minaresi yıkılmış ancak kiliseye de çevrilmemiş.
Kubbesinin üzerindeki hilâl halen duruyor. Ancak kendi
kaderine terkedilmiş. Ne bir tadilat görmüş ne de Macaristan
Peç’teki Yakovalı Hasan Paşa Camii gibi cami-müze haline sokma
konusunda bir gayret var. İnsan varlığına seviniyor; ancak
haline üzülüyor.
Kavalalı Mehmet Ali
Paşa Evi
Kalenin Taşoz adasına bakan ucunda tadilat görmekte olan
heybetli ve güzel bir konak var. Burası Mehmet Ali Paşa’nın
doğduğu ev. Konağın bahçesinde Mehmet Ali Paşa’nın validesinin
mezarı bulunuyor. Ancak tadilattan dolayı kapalı olduğu için,
konağın içini ziyaret edemedik. Konağın hemen önünde Mısır
hükümetinin teşvikiyle yapılan Mehmet Ali Paşa’nın at üzerinde
büyük bir heykeli var.
Yunanlılar Osmanlılardan ve Türklerden bahsetmemeye gayret
etseler de modern Mısır’ın kurucusu Mehmet Ali Paşa’nın adını
daha rahat kullanıyorlar. Ancak Mehmet Ali Paşa’nın da sonuçta
bir Osmanlı paşası olduğunu görmezden gelerek. Bu yüzden
Kavala’daki tüm eserlerin Mehmet Ali Paşa tarafından
yaptırıldığını söylemek zorunda kalıyorlar. Halbuki Mehmet Ali
Paşa’nın Kavala’da hiç bir idarecilik görevi bulunmuyor.
Tarihe şaşı bakış ancak bu kadar olabilir.
İmaret / Büyük
Medrese
Yine kalenin içinde Büyük Medrese olarak da adlandırılan büyük
ve muazzam bir görünüşe sahip imaret bulunuyor. Maalesef
burası da tadilat gördüğü için içini gezemedik. İrili ufaklı
sıralı kubbeleri, kemerli kirişleri ve heybetli ana giriş
kapısıyla maziyi haykırıyor burası. Ancak mahzun ve boynu
bükük bir şekilde.
Sofulu (Soufli)
Sofulu Türkiye sınırının yani Meriç nehrinin az doğusunda yer
alıyor. Dedeağaç’tan 65 km uzaklıktaki Sofulu ipek üretimi ve
ticareti ile ün yapmış. Önce bir ipek üretim atölyesine oradan
da şehir merkezinde eski bir Türk konağı görüntüsü veren
yerdeki ipekçilik müzesine gittik. Tabii bu gezi Türkiye
sınırının çok yakınında bulunan bir yerleşim yerini görme
fırsatı verdi. Zaten şehir dışındaki yoldan giderken Meriç
nehrinin kenarında sıralanmış ağaçları rahatlıkla görmek
mümkün. Ancak sınırdaki Dedeağaç’ı da kapsayan Evros (Meriç)
vilayetinde pek Türk bırakmamışlar. Türkler daha içeride
Gümülcine ve İskeçe taraflarında yer alıyor.
Kanlı Kıbrıs
Haritası
İlk defa Dedeağaç’ta anayol kenarında gördüğüm bir tabela beni
oldukça şaşırttı. Tabeladaki Kıbrıs haritasında Türklere ait
adanın kuzey kısmı kan rengi olan kırmızıya boyanmış ve
buradan güneye doğru kan damlıyor. Yunanca ve İngilizce
yazılarda “Kıbrıs’ı unutma” ifadesi yer alıyor. Yani
Dedeağaç’taki Yunanlılara vatanlarına sahip çıkması uyarısında
bulunuluyor. Sonradan aynı tabeladan Kavala’da da gördüm.
Meğer bu tür tabelalar Yunanistan’ın her tarafında varmış.
Türkiye ve Türk düşmanlığını açıkça körükleyen bu tür tabela
ve afişlerin kaldırılması konusunda Türk devleti şimdiye kadar
bir girişimde bulundu mu bilmiyorum.
Yunanlıların
Kompleksi
Yunanlılar halen bir çok konuda bize karşı rahat değiller.
Bunlardan biri de Batı Trakya. Karşılaştığınız bir Yunanlı’nın
ağzından Batı Trakya’daki Türk varlığına ilişkin bir kelime
işitmek çok zor. Adeta buradaki azınlığı görmezden geliyorlar.
Ancak diğer yandan pek çoğunun bilinçaltında “Küçük Asya”da
bırakılan toprakların kötü hâtırası var. Bunda Türkiye’den
mübadele ile gelen Rumların sayısının çokluğu da etkili olsa
gerek. Çünkü tanıştığınız insanlar arasında babası veya
dedeleri Türkiye’den göç etmiş kimselere sıklıkla
rastlıyorsunuz.
Yunanlılar Batı Trakya için bastırdıkları turistik amaçlı
kitapçık ve broşürlerde Türklere ve İslâm’a ait bir şey
göstermemeye özellikle dikkat ediyorlar. Bölgedeki Türk
varlığından tek bir kelimeyle bahsedilmediği gibi, inanç
turizmi ile ilgili basılan broşürlerde bile Gümülcine veya
İskeçe’den bir tek bir cami karesi koymuyorlar. Halbuki
Gümülcine ve İskeçe’ye gelen turistlerin gezebilecekleri en
önemli tarihi yerler, Osmanlı döneminden kalma cami vb
eserler. Bir kültürel zenginlik olarak dahi bu eserlerden
bahsetmemeleri Yunanlıların azınlıklar konusunda ne derece
hassas olduklarını gayet iyi gösteriyor.
Yunanlıların içlerinde bize karşı bir ümitsizlik ve bezginlik
seziliyor. Yunanistan seyahatinden edindiğim bir izlenim de
Türkiye’nin tartışmasız bölgenin lider ülkesi olduğu. İstanbul
halen eski Osmanlı coğrafyasının ekonomik ve kültürel merkezi.
Türkiye nüfusuyla, ekonomisiyle ve kültürüyle küçük
komşularını âdeta bunaltıp etkisi altına alıyor. Yunanlıların
kişi başına geliri her ne kadar 15 bin doları aşsa da, bize
karşı olan psikolojik ezilmişliklerini aşmaları zor gözüküyor.
Yunanlılarla
Kültürel Benzerlik
İnsan Yunanistan’ı ziyaret ederken çok zıt duyguların
cenderesinde kısıp kalıyor. Bir tarafta tarihten gelen rekabet
hatta düşmanlık, öbür tarafta müthiş bir kültürel benzerlik.
Arada sadece dil ve din farkı var. Türkçe’nin yerini Yunanca
ve camilerin yerini kiliseler almış. Gerisi aynı. Müzik,
yemekler, insanların simaları, hâl ve hareketleri neredeyse
ortak. Kim Yunanlı kim Türk ilk bakışta kesinlikle ayırt
edilmiyor. Yollarda yürürken hiç yabancılık hissetmiyorsunuz.
Eski ve yeni binaların mimarileri benzer, sokakların temizliği
ve düzeni bile neredeyse aynı. Bazen isimler bile ortak.
Dolayısıyla bir Yunanlıyla dostça bir sohbetin başlangıcı “biz
aslında birbirimize ne kadar da çok benziyoruz” cümlesiyle
başlıyor. Derken ortak kelime bulma yarışı geliyor.
Yunanlılar bizi pek sevmiyorlar ama Türklerin ve Türkiye’nin
cazibesinden de kaçamıyorlar. Diğer taraftan mutfak
kültüründen eğlencesine, oradan insanların karakterine kadar
bu iki millet birbirine o kadar benziyor ki, aradaki bu
çelişkiyi idrak etmek kolay olmuyor. Bu da derin bir araştırma
konusu gerek.
Adnan Menderes
Üniversitesi, Nazilli İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi,
Uluslararası İlişkiler Bölümü
|
|
. |
|
|
|
 |
|
|
|
Muhacir diye küçümsenenler,tarihin yazdığı savaşlarda en geriye
kalanlar,yani "Düşmanla sonuna kadar dövüşenler" çekilen
ordunun ri'cat hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve
düşman karşısında kaçmak,çekilmek nedir bilmeyenlerdir.Muhacirler
kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır.
17.01.1931 M.Kemal Atatürk
|
|
 |
|
|