ORKUN 75.Sayı
Şükrü Karaca
FUTBOL müsabakalarının
başlamasından önce okunan “İstiklâl Marş”ımızı, zaman
zaman TV’lerde topçuların nasıl dinlediklerini ve
okuduklarını görüyorum da kahroluyorum; kimisi okumuyor,
okuyup okumadığını fark edemediğim kimilerinin de elleri
arkada. Hoş, zaten bizim gönlümüzden geçen millî ruha
sahip olsalardı, ya her müsabada “galip” gelir, ya da
“mağlûbiyet”lerinden sonra, kahırlarından çatlayıp
ölürlerdi...
Yıllar önce bir yerlerde okumuştum: 1960’lı
yılların başında, Yugoslavya Millî Takımı ile bizim
Ankaragücü Demirspor takımımız. Yugoslavya’da bir
müsabaka yapmış. Bu müsabaka esnasında, sahanın orta
çizgisiyle kenar çizgisinin birleştiği yere çok yakın
bir yerde omuzundaki bir heybe ile oturmuş yaşlıca bir
insan görülür. Zaman aralıklarıyla Yugoslav futbol
takımı oyuncularından birisi “Sarı kart”, bir diğeri
“Kırmızı kart” görür. Yugoslav seyirciler ortalığı
yakıp-yıkacakmış gibi bilinip-bilinmeyen yakası
açılmadık küfürlerle sövüp hakeme bağırıyor; Yugoslavlar
“gol” atınca da çılgınca alkışlayıp tezahürat
yapıyorlar. Lâkin, yaşlı adam ne sarı veya kırmızı
kartlara aksülâmel gösteriyor, ne de “gol” olunca
seviniyor. Gözlerini bir yere dikmiş, ortalarda zıplayıp
tekmelenip duran topu değil de, daima orayı seyrediyor.
Maç bitiminde üç-beş genç:
– “Yahu emmi, ne uyuşuk adammışsım sen!... Hakem
olacak... çocuğu kırmızı kart gösterdi, hakemi
yuhalamadın!... Gol attık, sevinmedin. Senin ne işin var
burada? Maç seyretmeyecektin de, niye geldin? Bak
müsabaka bitti, sen hâlâ uyuşuk uyuşuk oturuyorsun!..”
derler. Daldığı derin hülya ve hayâllerden
uyandırılmasının verdiği üzüntüyle, başını çeviren
ihtiyar, etrafındaki gençlere yaşlı gözlerle şöyle
seslenir:
“Doğru söylersiniz; ben sizin gibi “taç”dan, “faul”den,
“kart”tan ve “gol”den anlamam!.. Tepeleyip durduğunuz
“top”tan da anlamam! Lâkin ben sizin hiç anlamadığınız
ve bilmediğiniz Plevne’de Moskof’a kan kusturan Gazi
Osman Paşa’nın toplarından anlarım!.. Ben sizin topunuza
değil, şu direkceğizde dalgalanıp duran Ay-yıldızlı Türk
bayrağına âşığım. Ben onun nazlı nazlı dalgalanıp
sallanışındaki hürriyetin ve istiklâlin şen ve ateşin
lezzetini tadarak seyrettim”. der. Meğerse bu yaşlı
evlâd-ı fatihan torunu, Türk takımının geleceğini duyup
öğrenince, Türk bayrağını görmek emeliyle heybesinin bir
gözüne bir testi su, diğer gözüne de içine ekmek ve
katığını koyduğu dağarcığını yerleştirip, omuzuna vurup
yüklendiği gibi, bir hafta öncesinden maç sahasının
kenarına gelip yerleşmiş, imiş.
Dehşet Adası “BELENE Mahkûmu” Embiya ÇAVUŞ ile
sohbetimiz esnasında söz “Türk Bayrağına saygı”
hususunda demlenmeye başlamıştı. Kendilerine yukarıdaki
hâtırayı anlattıktan sonra:
“Son zamanlarda duyup biliyorsunuz, T.C.
Anayasasına göre teşekkül ettirilmiş olduğu hâlde,
devlet erkânının gözü önünde ve kulağı dibinde, bazı
siyasî partiler kongrelerinde, ne İstiklâl Marşı’mızı
okuyorlar, ne de Türk Bayrağını kongre salonu
duvarlarına asıyorlar! Bir Türk olarak, işin kahredici
yönü bunların ne istiklâlimizin “Marşını” söylemeyen
dillerini çekip koparan var, ne de “şehidimin son
örtüsü”nü gökkubbenin yücelerine asmayan parmakları
kesen var!... dedim ve: Size bir başka hususu arz
edeyim, çok yıllar önce, yani kervan baskınından önce,
bu memlekette “Türk askerlerini görürsen arkadan vur,
Rus askerlerini görürsen selâm dur!” dediği söylenen ve
komünizm propagandası yaptığından dolayı mahkûm edilen
ve bir fırsatını bulup aziz Türk topraklarından firar
edip kapağı yurt dışına atan bir kokana, dışarıda
geberdiği hâlde cesedini getirdiğimiz gibi, 1987 yılının
bir sonbaharında, TBMM önünde tören düzenleyerek,
“arkasından vur!” emrini verdiği “Mehmetçik”in dağ gibi
omuzlarında taşıtırken, lâşesinin üzerine de Türk
Bayrağını örttük ve Müslüman Türk mezarına gömdük;
gömülmesine de sessiz kaldık!” dedim.
Jivkov ve katil sürüsünün akıllara durgunluk
ve şaşkınlık veren zulmüne düçar olmuş, Belene Temerküz
Kampı’nda üç defa idama mahkûm edilerek idam edilmeyi
bekleyen Embiya Çavuş Bey, “Evlâd-ı Fatihan”lara mahsus
şivesiyle anlatmaya başladı:
“Bulgaristan’daki Faşist dönemde bizim oturduğumuz
“Deliorman” Bulgaristan tarafında, “Dobruca” ise Romanya
tarafında idi. 1928-29 yıllarında olsa gerek; Anneannem
Dobruca’daki hısım ve akrabalarını ziyarete gitmişti.
Gittiği akraba evine nereden getirildiğini bilmediği bir
Türk Bayrağı getirilmiş. Annemin yüzüne gözüne sürüp
koklatarak başına örtmüşler. Meğerse, işte o yıllarda,
Dobruca’ya “Türk Ocağı” kurulmuş, bayrak da bu vesileyle
Türkiye’den getirilmiş. Büyükannem birkaç gün sonra, eve
çok neşeli ve sevinçli olarak dönmüştü. Âdeta gözleri
parlıyor, mutluluktan gökyüzüne uçacak gibi oluyordu.
Sanki “Hacc”dan dönmüş gibiydi. Sevincini bize anlattı.
Ben kendisine:
“– Türk Bayrağı nasıl bir şey?” diye sordum. Bana:
– “Al çuhanın üzerinde gökteki ay var, ay’ın önünde de
yıldız!.. Ama kokusunu tarif edemeyeceğim!..” dedi. Ben
de acaba Türk Bayrağının kokusu var mı diye, onun
mübarek ellerini öpmeye, öptükçe derin derin koklamaya
başladım.
Sabahleyin okula giderken, akşamdan
kâğıtlara çizip hazırladığım Türk bayraklarını evvelâ
evimizin köşesine, daha sonra da birkaç yere çiviyle
tutturup, en son bir tanesini de etrafını yüksekçe
duvarın çevrelediği okulumuzun bahçe giriş kapısına
çaktım. İçeriye girdiğim zaman, beni idare odasına
çağırıp:
“– Kapıya, o kâğıttaki resmi sen mi astın?” dediler.
Tereddüt etmeden “Evet!” dedim. Zaten, benim astığımı da
görmüşler... Sille-tokat dövüp, akşama kadar da beni
mısır koçanlarının üzerine diz üstü oturtup, işkence
ettiler, daha sonra da bir başka okula sürgün ettiler...
Balkanlarda Türk varlığını korumak için, beş arkadaşımla
teşkilât kurdum. Beni “Teşkilât kurmak ve Yugoslav
Devlet Başkanı ile Bulgar Devlet Başkanını öldürmeye
teşebbüs”ten üç defa idama mahkûm ettiler. Şumnu
Hapishanesi’nin yer seviyesinden 14-15 metre altındaki
betondan yapılmış o küçücük hücrelerinde, kolumdan ve
belimden kırk kilo ağırlığındaki zincirle prangaya
vurulmuş bir vaziyette cezamı çekerken bir gün demir
kapının kulakları sağır eden sesiyle irkildim; kapıda
yanında cellâtlarıyla beraber hapishane müdürü göründü,
bana oldukça sert bir vaziyette:
“– Faşist Türk hükûmeti, Yoldaş Behice Boran’ı suçsuz
yere cezalandırdı. Affı için derhal şu kâğıdı imzala!”
dedi. Ben de:
“– Benim affım için kim imzalayacak?” deyince,
“– Yere yıkın!.. 15 gün ızgara!” diyerek, tekme-tokat,
cop darbeleriyle beni o hâlimde yere yıkarak, yerdeki
ızgaraya çırılçıplak sırtüstü kelepçeleyip bağladılar...
Daha sonraları ise, bildiğiniz gibi meşhur şu dehşet
adası, BELENE... Geceleri saz ve tahta barakalarda
uyumaya çalışan mecalsiz mahkûmların burun, kulak ve
parmaklarını yiyen kedi büyüklüğündeki lâğım farelerinin
cirit attığı BELENE... Sopa darbeleriyle, kurşun veya
açlıktan ölmüş mahkûmların domuzlara; ölmüş domuzların
da aç mahkûmlara çiğ-çiğ yedirildiği BELENE...
İşte beynimin yapısı bu mübarek Türk Bayrağı üzerine
kuruldu. O bayrak benden ne istediyse ben onu yaptım!..”
dedi.
Önce Silistre’de savaşıp, akabinde
Arabistan’a gönderilen, daha sonra da “Çanakkale
Mahşeri”nde bayrağa lâzım olan kanını veren dedesi
Embiya ÇAVUŞ’un ismine sahip bu yiğit torunu, bayrak
aşkını ve bu aşkın uğruna katlandığı cefaları, zulümleri
işte böyle anlatmıştı.
“Râyete meylederiz, kaamet-i dil-cû yerine
Tûğa dil bağlamışız kâkül-i hoş bû yerine”.