|
BALKANLAR’DA TÜRK KÜLTÜRÜ DERGİSİ 73. SAYI (OCAK-ŞUBAT
2009)
İnsan yaşlandıkça yakın tarihteki olayları kolay
hatırlayamazken, çok eski tarihlerde olan olayları adeta bugün yaşanmış
kadar net ve kolay hatırlamaya başlarmış.
Bunun
bilimsel açıklamasını, insan beyninin belli bir yaştan sonra ölen
hücrelerin yerine yeni hücre üretemediği, hafızasına (beyin hücrelerine)
yeni bilgi yükleyemediği; dolayısıyla eski hücrelerdeki eski bilgilerin
(anıların) ön plana çıktığı şeklinde yapanlar var.
Ama insan
hayatında öyle anılar vardır ki, insan bunları hiç bir zaman unutamaz.
İnsanda kalıcı iz bırakan, derin sevinç veya üzüntü yaratan olaylar
unutulmaz.
Düşünün
bakalım kaçınız iki buçuk , üç yaşlarında yaşadıklarına dair bir şeyler
hatırlıyor? Hafızanızı ne kadar zorlarsanız zorlayın aklınıza pek bir
şey gelmiyor değil mi?
Ama ben o
yaşlarda yaşadığım bir olayı bugün gibi berrak ve net olarak
hatırlıyorum:
Üzeri brandayla
örtülü bir kamyon kasası düşünün. Branda dediysem şimdikiler gibi yüksek
ve bir insan boyunca olanlardan değil; ahşap kasanın bittiği yerden
başlayıp kamyonun üstünü örtüyor o kadar. Yani kasada ancak çömelip
oturabilirsiniz, ayağa falan kalkamazsınız.
İşte öyle bir
kamyon kasasındayım. Yaşım iki buçuk üç … Köyümüzü,köyümdeki
arkadaşlarımı, bayırımızı, bayırımdaki ağaçlarımı, evimizi, evimin
ağılındaki kuzularımı geride bırakmışım. Kayabaşı’na son kez bakarken
ağlayan ağabeylerim, ablalarım, annem ve babamla bende ağlamışım. Nice
geceler, Yakında “Türkiyecilik” var diye heyecandan ve düşünceden
uyuyamayıp sabahlayan ailemin konuşmalarını ocaklığın başında dinleyerek
uyumuşum.
İki buçuk yaşındayım. Bir kamyon kasasında, Edirne
yollarındayım. Köyüm, kuzularım, aklıma geliyor. Ağlamak istiyorum,
aman duyulmasın diye ağlatmıyorlar. Çünkü kamyon şoförü sıkı sıkı
tembihlemiş:
“-Akhisar’a
(Manisa) varıncaya kadar mola yerlerinde sakın sesinizi çıkarmayın.
Polis görürse ceza yazar, parayı sizden alırım.”
Biz zaten
elimizdekini avucumuzdakini haraç mezat satmışız. Bir bilinmeze yelken
açmışız. Cezaya verecek para bizde ne arar ? Ben bile o yaşta bunu
anlıyor; ağabeylerim, ablalarım beni uyarınca sesimi kesiyorum.
Ama öyle
bir an geliyor ki, ahşap kamyon kasasının aralığından gördüğüm manzara
karşısında; “ Ayna (anne) ! ” diye şaşkın şaşkın bağırmaktan kendimi
alamıyorum. Aman Allah’ım bu ne güzel bir şey.
Şavıklı (ışıklı)
dünya dedikleri bu olsa gerek. Her yerde bembeyaz ışıklar. Türkiye ne
şavıklı (ışıklı) bir yermiş Allah’ım. O an beynime kazınıyor.
Yıllarca
unutamıyorum.
Daha sonra,
biraz büyüdükçe anlamaya başlıyorum ki; benim gördüğüm yer, bir mola
alanındaki yan yana dizilmiş lokantalar, kahvehaneler ve onların
bembeyaz floresan lambalarının ışıklarından ibaret.
Hayatımda ilk defa
gördüğüm bembeyaz floresan lamba ışıklarından o kadar etkileniyorum ki,
o anı , o andaki şaşkınlığımı ve mutluluğumu hiç unutmadım.
Benim için Türkiye
hala o şavıklı (ışıklı) yer. Yaşadığım o şaşkınlık ve sevinç... Ben,
belki de bu yüzden Türkiye’yi ve Türkiye’nin geleceğini hep ışıl ışıl
ve aydınlık olarak gördüm. Benim için Türkiye demek aydınlık demek.
Karanlıklara inat, ne olursa olsun hiç sönmeyecek bir ışık demek.
Bugün bile yatağıma uzanıp tepemdeki floresan lambaya baktığımda
o anı yaşıyorum.
Şaşırmayın, ben
kendimi bildim bileli, yani kamyon kasasındaki bir göçmen çocuğu olarak
o floresan lambaları gördüm göreli, bembeyaz ışıklara hayranım. Bu
yüzden yatak odamdaki lamba bile floresan ve bembeyaz ışıklı.
Ne diyeyim, böyledir göçün çocukları… Ata topraklarından
ayrıldıkları için mahzun; Ana yurdun ışıklarına kavuştukları için mutlu.
Yaşayanlar bilir; zordur göçte çocuk olmak, hem de çok zor… |