|
Bulgaristan’a vize almak için birkaç gün sıkı uğraş vermemiz
gerekti. İlk macera fotoğrafların arka fonunun beyaz olması şartı
ile başladı; bundan başka bir arka fonlu bir fotoğrafla yapılan
başvurular hemen geri çevriliyordu. İlk defa karşılaştığım böylesi
bir durumu aslında doğal karşılamalıydım; henüz daha soğuk savaşın
tesirini üzerinden atamamış bir ülkeye gidiyorduk. Yakındaki bir
stüdyoda istenilen şartta vesikalık fotoğraf çektirdikten sonra
güvenle başvuru yapabilirdik. Heyhat! Başvuruları kabul ettikleri
binanın dışında, bir tarafı demir parmaklıklı, dar bir koridoru
andıran geçit, iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık ve
çoğunlukla da ticari acente temsilcilerinin kapının önünde
biriktikleri bir yer. Arada bir hal hatır sorarcasına gelen ve doğru
dürüst Türkçe bilmeyen yetkiliye ulaşıp evrakları teslim etmek tam
bir bahadırlık istiyor. Sözü kısa kesmek gerekirse, her aşamasında
son derece ilkel bir durumun göze çarptığı yorucu bir süreçten ve
çok şükür bazı tavassutlardan sonra yola çıkacağımız gün vizeyi
almaya muvaffak olduk.
Bulgaristan kafilemizin üyelerinden İstanbul Milletvekili Hüseyin
KANSU ve dedesi oradan 1936’da göçmüş ve ailesinden oraya gidecek
tek üye olan Kayseri TCDD’de görevli Ömer TURAL ile beraberimizde
TFF Üyesi Rıfat BESCİLLİ bey de olduğu halde Bağcılar Belediyesi
Danışmanı Metin ALICI’nın dikkatli şoförlüğünde Ankara’dan
İstanbul’a hareket ediyoruz. Rıfat abiden Bahçelievler
Belediyesi’nin Mayıs ayındaki Necip Fazıl Kutlamaları anısına büyük
bir zevkle dinlediğimiz Sakarya Türküsü ve Necip Fazıl Kısakürek ile
bazı hatıraları bizi yolculuğa manen hazırlıyor. “Nerede
kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?” mısraları bizi daha o
andan Rumeli’ye götürüyor. İstanbul’da Sayın KANSU’nun
misafirperverliğinde yaklaşık bir saat dinleniyoruz; askerden
ayağının tozu ile gelen büyük oğlu Salih ile tanışıyor ve Haliç’e
nazır balkonda bir yorgunluk çayı içiyoruz. Bu arada daha önce
oralara seyahat etmiş Salih’ten gezi ile alakalı bazı ipuçları da
alıyoruz.
Orada Adapazarı Milletvekili Ayhan Sefer ÜSTÜN ve Söğütlü Belediye
Başkanı Erdoğan ÖZCAN ile buluşuyor ve Edirne’ye doğru hareket
ettik. Sayın ÜSTÜN’ün şahsi arabasıyla gece yarısı Edirne’ye
vardıktan sonra sonra DSİ’nin Edirne’deki misafirhanesinde ikamet
ettik. Misafirhanenin imkanları oldukça iyi; odaları nezih ve
bakımlı. DSİ’nin misafirhanelerinin Türkiye çapında genelde iyi
olduğu, Amerikan modeline göre inşa edildiği söyleniyor. Bundan
başkaca Karayollarının misafirhaneleri de ikinci derecede tercih
edilebilir olarak görülüyor. Sabah Edirne AK PARTİ İl Başkan
Yardımcıları Rumeli Muhaciri Havsa’lı Sayın Adnan ARDA ve aslen
Gümüşhaneli müteahhit Ramiz ÇELİK beylerin iştirakiyle yaptığımız
güzel bir kahvaltıdan sonra Edirne Ticaret ve Sanayi Odası’nın (ETSO)
grubumuza tahsis ettiği seyahat minibüsü ile yola çıkıyoruz.
ETSO’nun minibüsü uzun yolculuklar için özel tefriş edilmiş, rahat
koltukları ve geniş iç hacmi ve tabii gayretli şoförü Kemal abi ile
tam konforlu bir yolculuk yaptıracak gibi duruyor bizlere. (Bu
öngörümüz yolculuk boyunca da doğrulandı ve çok şükür oldukça rahat
bir yolculuk yaptırdı bizlere). Edirne’de ekibimize muhabirlik
tecrübesinden hep faydalandığımız Anadolu Ajansı’ndan Nadir ve
Edirne Televizyonu’ndan Orhan beyler de katılıyorlar. Katılması
beklenen diğer bazı basın mensupları mazeretlerinden ötürü
gelemiyorlar. Böylece 11 kişilik bir takımla Edirne Milletvekilimiz
Sayın Ali AYAĞ beyin mihmandarlığında yola revan oluyoruz.
Kapıkule Sınır Kapısı’ndan rahatlıkla geçiyoruz. Sınır görevlileri
işimizi zorlaştırmıyorlar; ancak yanı başımızda Tırlardan ve özel
araçlardan oluşan kuyruğu da görüyoruz. Bulgaristan tarafından da
aynı suhuletle sınırdan geçiyor ve yolculuğumuza başlıyoruz.
Sınırdan itibaren ilerlerken yeşillere bezenmiş geniş ova ilk
dikkatimizi çeken şey oluyor. Tarlada çalışan çiftçiler görüyoruz.
Cebel
İlk durağımız olan Kırcaali (Kardzali) iline bağlı Cebel (Dzhebel)
ilçesi’ne doğru Harmanlı ve Hasköy (Haskovo) üzerinden ilerliyoruz.
Hasköy, Türk yerleşim yerlerinden biri; bir Türk milletvekili ile
buradaki Türkler parlamentoda temsil ediliyorlar. Şehirde iki cami
var. Akpınar, bir Türk mahallesi adı. Oradan Kırcaali tarafına
(güneye doğru) dönüyoruz. Kırcaali, Türklerin yoğun olarak
yaşadıkları bölgelerden biri. Kentteki beş milletvekilinden beşi de
Türk. Sayın Ali AYAĞ bey de 80 yıl kadar önce buradan Edirne’ye
göçen muhacir bir ailenin evladı. Belediye Başkanı bir Türk olan
Hasan Aziz. Yolda giderken rehberliklerine başvurduğumuz bir yaşlı
çifti aracımıza alıyoruz. (Bu davranış, yöre halkını birinci elden
tanımak açısından bize bulunmaz bir fırsat sağlıyor ve bu yüzden
benzeri tutumu birçok vesile ile bundan sonra da tekrarlıyoruz).
Emin ve Zeliha çifti Kırcaali Sağırlar köyünden. Buraya başka bir
yerden emekli olduktan sonra yerleşmişler. Kendi hallerinde tütün
ziraatı ile uğraşıyorlar. Kızının biri Tekirdağ’da yaşıyor damadı
ile. Onlar ise kendi hallerinde gidip gelirlermiş. Teyze iç kabine
oturuyor, amca ise önde. “Yaşamınız iyi?” diye soruyor bize teyze.
Her lafının sonunda “a gülüm!” dedikçe içimizde güller açıyor bizim
de. Bakışlarda bir memnuniyetin yanı sıra hala geçmişten kalan bir
ürkeklik hissedilmiyor değil.
Yol boyunca Cebel Bayramı’na katılmak üzere yola düşen Türk halkını
görüyoruz. Anlıyoruz ki bu basit bir yöresel şenlikten ziyade,
Müslüman Balkan Türklerinin varlıklarının bir parçası haline
dönüşmüş bir bayramı. Bundan tam on altı yıl önce Cebel halkına
karşı Bulgar makamlarınca yürütülen sindirme ve yok etme
kampanyalarına karşı halkın verdiği asil bir cevabın her yıl icra
edilen tekrarı. Hikayesi ise kısaca şöyle: Bulgar otoritesinin zorla
isim değiştirme siyasetine karşı 19 Mayıs 1989 günü bölge halkı
ayaklanır. Ayaklanmayı bastırmak için kent silahlı Bulgarlar
güçlerince çepeçevre sarılır ve özgürlük taleplerini dile getirmek
için sadece “Gorbaçov”, “Özgürlük” diye slogan atan masum halkın
üzerine ateş edilmesi üzerine iki soydaş şehit edilir. Erkeklerin %
90’ı teker teker polis kontrolünden geçirilir, dövülerek işkence
edilir.
Bu olaydan daha önce ve olayı takip eden dönemde Cebel’den
Türkiye’ye 20 bin vatandaş hicret eder. Bundan önce 30 bin olan
Cebel nüfusu bu yüzden 10 bine düşer. (Bursa’ya göçen Cebelliler,
Cebelliler Derneği etrafında örgütlenmişler. Genç başkanları ile
orada tanıştık). 7 yıl önce 1998 yılında Cebel Belediye Meclisi’nde
alınan bir kararla 19 Mayıs’ın bayram olması kararlaştırılır. Bu
yıldan sonra bu asil mücadeleyi anmak ve ilelebet yaşatmak amacıyla
her yıl şu anda belediye binasının karşısında yer alan ve kent
meydanı olarak tahsis edilen, bu iki şehidin kanının toprağa düştüğü
yerde kutlamalar tertip edilir. 1989’deki özgürlük mücadelesini
takiben Sovyet bloğunun dağılıp Berlin duvarının yıkılması ve
Demirperde’nin kalkıp ülkelerin birbiri ardı sıra bağımsızlık ilan
etmesi kutlamaların anlamını daha da derinleştirir ve yöre halkı
için simgesel bir etkinliğe dönüşür. Kutlamalar boyunca yapılan
konuşmalarda sık sık bu noktaya vurgu yapılması halkın hadiseye
yerellikten daha farklı bir mana yüklediğini göstermektedir.
Düne kadar itilen kakılan Türk halkı bugün yürütülen demokrasi
mücadelesi sonucu parlamentoda 25 milletvekili ile temsil edilmekte
ve kurdukları parti hükümete ortak olmaktadır. Mevcut kabineye tarım
bakanı ve savunma bakan yardımcısı veren soydaşlarımız, bunun
dışında birçok kamu kademesinde görev almakta ve Bulgaristan’ın
artık ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir. Cebel Bayramı
vesilesi ile buradaki Türklerin geçen zaman içerisinde yeterince
politize olduklarını ve milli kimliklerini siyaset arenasına
yansıttıklarını müşahede ettik. Gördük ki, burada yaşayan Türkler
için siyasi mücadeleleri onların Müslüman ve Türk kimliği için
oldukça merkezi bir yer teşkil ediyor. Ahmet DOĞAN’ın liderliğini
yaptığı HÖH de Türk varlığı ile adeta iç içe geçmiştir.
Kutlamalara Cebel’in köylerinden halk adeta akın ediyor. Genci
yaşlısı, kadını erkeği ile halk tek bir yürekten şehitlerin
ruhlarını şad etmekte ve bu toprakların kendilerine ait olduklarını,
kültürleriyle ve inançlarıyla birlikte burada yaşayacaklarını
haykırıyorlar. Sabah erken saatlerde başlayan şenlik akşam
saatlerine kadar sürüyor. Türkiye’den Bursa İli Yıldırım Belediyesi
ile Cebel kardeş şehirler. İki kent arasında 12 yıldır süren bu
kardeşlik tam bir sadakat örneği. Yıldırım Belediyesi, belediye
meclis üyeleri ve halktan oluşan bir ekiple bayrama katılmışlar.
Kutlamalar çerçevesinde kentin merkezi bir yerinde belediyece alınan
bir kararla Yıldırım Belediyesi’nce finanse edilen Yıldırım Caddesi
hizmete açıldı. Bu dostluk her sene yaptıkları müşterek bir çok
faaliyet ile daha da pekiştirilmektedir.
İki ay kadar önce seçilen ve bir hafta önce de Sofya mahkemesi
tarafından resmen tanınan Başmüftü Mustafa Aliş Hacı bey de törende
hazır bulundu. Daha doğrusu tören onun yaptığı tesirli dua ile
başladı. Müftülük kıyafeti ile Başmüftü, bu nevi faaliyetlere
katılmakta ve halkı asla yalnız bırakmamakta. Başmüftü,
Bulgaristan’da konferansla işbaşına geliyor. Seçildikten sonra
mahkemece bu seçim onanarak resmen göreve başlıyor. Bundan önce
yaklaşık iki yıl kadar gerekli süreçler yerine getirilmediğinden
seçilen müftü ile Bulgaristan’ın atadığı müftü arasında ikilik
meydana geliyordu. Bu dini hizmetlere de maalesef olumsuz tesir
etmişti. Örneğin, Kuran eğitiminin vazgeçilmez kurumları olan Kuran
Kursları bu dönemde yeterince işletilememiş. Dini hizmetlerde tam
bir etkinlik sağlanamamış.
Kutlamalar kapsamında milletvekilleri ve belediye başkanları
konuşmalar yaptılar. Grubumuzdan Edirne Milletvekili Ali AYAĞ bey,
birlik ve beraberlik temaları etrafında dolaşan bir konuşma
yaptılar. Bursa’nın yerel TV’lerinden Olay TV’de yapımcı olan ve
kendisi de bir Bulgaristan muhaciri olan Şerafettin Şen’in ateşli
konuşması halkı coşturdu, alkışlar arasında yaptığı konuşma
sırasında kalabalık arasından ağlayanlar göze çarpıyordu. Kültür
Bakanlığı Türk Halk Müziği korosu da hazır bulundu. Yerel folklor
grubu da icrada bulundu. Yine santranç, futbol gibi birçok dalda
turnuvalar tertip edilmiş. Bu cümleden olarak Cebel’e bağlı Asarcık
ve Küçükviran köyleri arasındaki Futbol Turnuvası’nın final maçının
ikinci yarısı izlendi ve turnuvaların ödül töreni yapıldı.
Turnuva ödül töreninden sonra yapılan ikram, yöresel maharetlerin
sergilendiği bir sergiye dönüşmüş. Yöre mutfağından içli pilav ve
kuzu çevirmenin yanı sıra börek ve baklava da ağızlarda unutulmaz
lezzet bırakacak cinstendi. Yemek sonrası namazlarımızı Cebel’deki
tarihi camide kıldık. Daha sonra göreceğimiz camilerin çoğunda
olduğu gibi bu cami de Müslümanlardan ilgi bekliyor.
Bütün bunları organize eden Cebel Belediyesi’nin Sayın Başkanı ise
daha önce Hak ve Özgürlükler Hareketi’nden milletvekilliği de yapmış
olan deneyimli siyasetçi Bahri Ömer bey. Pehlivan yapılı Bahri bey,
yüzünden eksik etmediği tebessümü ve şen yapısı ile gördüğümüz
kadarı ile bölge halkının takdirlerini kazanmış. Grubumuza karşı
gösterdiği teveccüh her takdirin üzerinde.
Cebel’de Bulgaristan’daki üç İmam-Hatip Lisesi’nden biri olan
Bestanlı İmam Hatip Okulu Müdürü ile tanıştık. İmam Hatipler iki
diploma veriyorlar. Bu diploma Türkiye’de ve tüm dünyada geçerli
oluyor. Türkiye’deki İmam Hatip Liselerine benzeyen bir müfredatı
var. Öğretmenler Türkiye’deki İmam Hatiplerden giden çoğu emekli
öğretmenler. Bulgaristan’da din eğitimi mecburi değil, seçmeli.
Öğrenciler de din dersi yerine genellikle seçmeli olan İngilizce
dersini tercih ediyorlar. Kuran Kursları son iki yıldaki müftülük
olayları nedeniyle yeterli derecede işlev görmüyor. Televizyonlarda
dini programlar yok. Ancak halk bu boşluğu Türkiye’den izlediği
TV’lerden telafi ediyor. Zaten çatılardaki çanaklar da Türk
televizyonlarının ne kadar izlendiğinin şahidi. Vaktiyle buralara
Türkiye’den kamyonlarla çanak ihraç edilmiş.
İlim ve dava adamı merhum Nuri Turgut Adalı’yı anıyoruz. Bu mübarek
alim Şumnu’daki Nüvvab medresesi mezunu. Merhum Ahmet Davutoğlu hoca
ile beraber aynı dönemde okumuşlar. Ancak siyasi nedenlerle tali
kısmını bitirdikten sonra ali kısmında eğitimini yarıda bırakmak
zorunda kalmış. Birkaç yıl öğretmenlik yapmış. Komünist dönemde 23
yıl hapis yatmış, on yılını sürgünde geçirmiş. Belene Adası’nda
muhtelif defalar kalmış, Eski Zağra hapishanelerinde yatmış. 1989
yılında Türkiye’ye göçe zorlanmış. Hapishane hatıralarını yazdığı
“Hapishaneden Sesler” adında bir şiir kitabı mevcut. Soyadını
dünyaya geldiği Mestanlı (Kirkova) belediyesine bağlı Adaemirler
köyünden alıyor.
Cebel’in dört bir tarafı dağlarla çevrili. Bölgenin bu ismi
almasında bu dağların yeri olsa gerek. Bu dağların en yükseği olan
Aladağ, Eğridere ile Cebel arasını ayırıyor. Cebel’den Asenovgrad
üzerinden Filibe’ye doğru akşam üzeri yola çıkıyoruz. Yolların
kenarında bembeyaz açmış Akasya ağaçlarının çokluğu dikkati çekiyor.
Bundan başka düzlük arazilerde yer alan suni göller de bir hayli
fazla.
Asenovgrad
Bulgaristan’ın en eski şehirlerinden biri olan 80 bin nüfusluk
Asenovgrad’da 20 bin civarında Müslüman Türk nüfusu yaşamaktadır.
Kentte hali hazırda bir cami faaliyet göstermektedir. Nüfus
yoğunluğu sebebiyle ikinci bir camiye ihtiyaç duyulduğundan Belediye
Meclisi’ndeki Türk üyelerin de girişimleriyle kentin en merkezi
yerlerinden birinde yeni bir cami inşası için belediye tarafından
2500 m² yer tahsis edilmiştir. Cami inşaatı oturma alanı 1000 m²
olarak 2000 yılında projelendirilmiş, inşaatına 2002’de başlanmış,
temelleri atılmış, ancak mali yetersizlikten dolayı yaklaşık iki
seneden beri inşaat durmuş vaziyettedir. Projede bina sadece cami
olarak değil, Kuran kursu, gasilhane, morg, konferans salonu gibi
imkanlarıyla çok yönlü dini, eğitsel ve kültürel çalışmalar ihtiva
edecek bir kültür merkezi tarzında tasarlanmıştır. Şayet inşaat bir
buçuk yıl içinde bitirilmezse belediye tahsis ettiği arsayı maalesef
geri alacaktır. Nitekim, evvelce de belediye başka bir yer tahsis
etmiş, ancak inşaat gerekli sürede başlatılamadığı için söz konusu
yeri geri almıştır.
“Biz Türkiye’ye güvendik de başladık bu inşaata” diyor içtenlikle
cami derneğinin eski yöneticisi Rahim İbrahim Kırmacı.
Bulgaristan’ın genelini yansıtan bir durum. Birçok elverişli imkana
rağmen ilgisizlikten ve yetersizlikten bitirilemeyen projeler, yarım
kalan işler. Bizleri görünce cmai yetkilileri çok sevindiler. Bir
umut doğdu adeta yüreklerinde. Şu anda caminin yanında inşa edilen
baraka tarzındaki binada vakit namazları eda edilmektedir. İkinci
namazlarımızı burada kıldık. Küçüklüğüne rağmen hanım cemaat de
gelip ders yapıyorlarmış.
Nehir yakınında ikinci camiyi uzaktan temaşa etmekle yetiniriyoruz.
Filibe
Akşama doğru konaklamak üzere Filibe’ye doğru yola çıkıyoruz.
Filibe, Bulgaristan’ın Sofya’dan sonra ikinci büyük şehri. “A’mak-ı
Hayal” eserinin sahibi Şehbenderzade Ahmet Hilmi Efendi’nin
memleketi. Aslında tam bir Türk şehri imiş. İçinden Meriç nehri
geçiyor. Akşam yemeği için Edirne’li bir Türk lokantacısında
ağırlanıyoruz. Bulgarların meşhur peynirli ‘şopska salata’sını da
ilk burada tadıyoruz. Gerçek şu ki herkese ayrı tabakta bol kepçe
sunulan salata insanı doyuma ulaştırıyor. Millet olarak Bulgarlar
salatayı seviyorlar; yemeğe de bundan başlıyorlar.
Yemeğe Filibe başkonsolosu Kemal Diriöz bey de katılıyor.
Bulgaristan üzerine konuşuyoruz. Özelleştirme konusunda bir hayli
mesafe alan Bulgaristan’da işletmeler daha ziyade çok fazla işletme
tecrübesi olmayan Bulgar halkına, bir grup sanat erbabına satılmış.
İşletmeler, Sovyet döneminde tüm Sovyetler’in ihtiyacı için dizayn
edildiğinden ülke ölçeğinin üzerinde büyük olduğundan işletilememiş.
Makinalar dışarı satılmış örneğin. Bunun yanında Türklerden de
fabrika satın alanlar var.
Öğreniyoruz ki Türkiye, Bulgaristan ve Romanya Cumhurbaşkanları
Varna’da bir araya gelecekler. Bu yüzden Varna tarafında bir hayli
önlemler alınmış. Türkiye’li maya tüccarı Mecid beyle de
tanışıyoruz. Hoşsohbetden sonra Otel Metropol’de konaklıyoruz.
Ertesi sabah Filibe Muradiye (Ulu) Camii’ni ziyaret ediyoruz. Sultan
II. Murat (1421-1451) tarafından yaptırıldığı için bu adı almış.
Balkanlar’da inşa edilen ilk büyük cami. Bugün Cuma (Cumaja) Camii
diye de anılıyor. Görüyoruz ki camilerin asıl adları pek önplana
çıkarılmıyor resmi tabirde. Bunun yerine sonradan aldığı lakaplar
kullanılıyor. İmamı, Bestanlı mezunu Süleyman adında genç bir
arkadaş. 1962’den beri imamlık yapan yaşlı hocaefendi ile de
tanışıyoruz. Mimari olarak henüz merkezi kubbenin yerleşmediği bir
döneme ait olduğundan dokuz kubbe mevcut. İnce nazik minaresi
kıblenin batı tarafında yükseliyor. İç mekanı oldukça geniş,
muhteşem bir tezyinatı var. Caminin duvarında gittikçe büyüyen ve
ileride tehlike teşkil edecek olan büyük yarıklar meydana gelmiş. Bu
yarıkların kıblenin sağ tarafında antik Roma stadyumu yanında inşa
edilen yeraltı çarsısı çalışmaları esnasında meydana geldiği
söyleniyor. Ali Müfit Gürtuna zamanında İstanbul Belediyesi
tarafında rölöve çalışmaları yapılmış Bulgaristan’daki Anıtlar
kurulu’nda bekliyor. Şayet izin alınabilirse finansmanı da İstanbul
Büyükşehir Belediyesi kuruluşlarından İSTON üstlenecek.
Evvelce şehirde 54 cami olduğu söyleniyor. Bugün ayakta kalan ise
sadece iki tane. Bir cami maalesef sonrada İtalyan Cafe’si yapılmış.
Bir diğeri benzer bir akıbete uğramış, kubbe yıkılıp çiçeklerle
süslenmiş. Bu durum konuya duyarlı AA muhabirlerince tespit edilmiş.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ziyaretinde bu konunun da gündeme
getirilmiş.
Eski Filibe, Arnavut (oralarda Osmanlı) kaldırımlarıyla döşeli
sokakları, eski konakları ve evleri, kiliseleri, antik tiyatrosu ile
tam bir kültür merkezi. 1847’de inşa edilen Kuyumcuoğlu Konağı,
Filibe’deki geniş Ermeni toplumunun bir üyesi olan zengin bir
Ermeni’ye ait. 1952 yılında Etnografya müzesine dönüştürülen konakta
Filibe çevresindeki maddi ve manevi kültürü yansıtan tarım, zanaat
ve ticaretle ilgili birçok materyal bulmak mümkün. Geleneksel
giysiler, işlemeler, kumaşlar, müzik aletleri dönemin popüler
kültürünü yansıtması açısından oldukça değerli. Üç kattan oluşan
konağın bahçesi yeşilliklerle bezenmiş. Bahçede iki ayrı bina daha
var. Konağın mimarı birçok sivil esere imza atmış dönemin önde gelen
ustası Haji George Hajiiski.
Filibe’den yola çıkıyoruz. Yol üzerindeki Hisar kasabası Osmanlı
döneminde kaplıcaları ile meşhur imiş. Karlova’dan geçiriyoruz,
kentteki iki caminin restore edilmesi gerektiğini öğreniyoruz.
Karlofer kenti Bulgar paşaları ile meşhur.
Kızanlık
İstikametimiz Kızanlık (Kazanlak). Yol üzerinde gül bahçeleri dikkat
çekiyor. Yine dağa komşu olması hasebiyle kereste ticareti de
yapılıyor. Bir Türk kereste fabrikası olduğunu öğreniyoruz. Kızanlık
gül bahçeleri ile meşhur. Rivayet odur ki, Isparta’ya gül işçiliğini
Sultan II. Abdülhamit zamanında buradan göçen muhacirler
götürmüşler. Bu bölgede gül önemli bir gelir kaynağı olmaya devam
ediyor. Henüz daha yeni yeni açmaya başlamışlar, her an açmaya hazır
bir halde. Yine tarlalar arasında suni göller ve ormanlar
dikkatimizi çekiyor.
Karşımıza çıkan liseli gençlerden bir grup hem yürüyor hem de
bağırıyor. Bunun ne anlama geldiğini merak ediyorum. Acaba bir
protesto mu yoksa kutlama mı? Merakımı Işıklı köyünden Hasan amca
gideriyor. Meğer o günler ortaöğrenim sona eriyormuş. Gençler de
bunu kutluyorlarmış. Bir an bizim geçmişteki alaylarımız aklıma
geldi. Küçük bir çarşı turundan sonra Cuma namazını Kızanlık
Camiinde kılıyoruz. Kızanlık Camii oldukça tarihi bir cami. Yapımı
1447. Kitabede Abdülmecit’in ismi zikrediliyor ve altında 1331
tarihi kayıtlı. Bunun restorasyon tarihi olduğunu zannediyoruz.
Kıble tarafında mezarlığı mevcut. Onunda önünde boş olan arsaya üç
katlı helal kesimhanesi, Kuran Kursu ve yemekhanesi ile bir kompleks
inşa edilmek planlanıyormuş. Kızanlık çevresinde 17 Türk köyü
varmış. Yakında çocuk okutmak amacıyla sayım yapmışlar. Cami imamı
Mümin hoca 1997 Sofya İslam Enstitüsü mezunu.
Kızanlıktan gülleriyle meşhur ve her sene gül festivaline ev
sahipliği yapan Rozova’ya geçiyoruz. Köy bir Bulgar köyü. Tunca
nehri henüz çok küçük bir çay halinde akıyor Kızanlık’tan. Işıklı
köye Hasan amcayı bırakıyoruz. “Ne derdindesiniz?” diye soruyor Türk
kimliği sahibi olduğunu sonradan öğrendiğimiz Bursalı amcamız.
Hamursuz köyüne onları atıveriyoruz. Burada yaklaşık 40 hane
Müslüman var. ‘Millet’ tabir edilen ‘esmer’ kardeşler çoğunlukta.
Bulgar ağırlıklı bir köy. Yine gül bahçeleri var. Buranın köyleri
“karışık” yani Bulgarlarla iç içe. Saf Türk köyleri için “temiz”
tabirini kullanıyor buradaki soydaşlarımız. Temiz Türk köyleri daha
ziyade Deliorman taraflarında bulunuyor.
Eski Zağra
Buradan Eski Zağra’ya yöneliyoruz. “Zağra Müftüsü’nün Hatıraları”nı
anmamak mümkün mü? Şehrin merkezinde geniş kordon boyunca biraz
yürüyoruz. Komünist dönemde mekanların genelde genişçe
kullanıldığını burada da görmek mümkün. Binlerce insanın rahatça
yürüyebileceği kadar geniş açılmış bir kordon boyu burası. Eski
Zağra’nın en merkezi yerlerinden birinde, belediye binasına varmadan
sağ tarafta büyük bir camimiz var, ancak maalesef ibadete kapalı.
İçleri burkan bir manzara. O orada, siz karşıda birbirinize garip
garip bakmaktan başka elden hiçbir şey gelmiyor. Sevindirici olan
tek şey caminin onarılıyor olması. En kısa zamanda onarımının
tamamlanıp ibadete açılması dileğiyle. Burada cami olmadığından
Müslümanlar özellikle teravih için yakındaki Kızanlık şehrine
gidiyorlar. Mevcut Müslüman nüfusun az olduğu söyleniyor.
Yürüyüşümüz boyunca birçok Türkiyeli misafirlerle karşılaştık.
Türkiye-Edirne’deki ve Bulgaristan-Eski Zağra’daki Trakya
Üniversitelerinin (bir diğer Trakya Üniversitesi de Yunanistan’da
var) tarımcılık ve hayvancılık üzerine ortak toplantıları
münasebetiyle üniversite öğretim üyeleri, Zonguldak ve Kırklareli
gibi illerimizden meslek kuruluşlarının temsilcileri kentteler.
Şumnu
İkindiye doğru Gabrovo üzerindeki Şıpka geçidinden Şumnu’ya
yöneliyoruz. Kızanlık ve Eski Zağra’ya giderken solumuza aldığımız
sis bulutları arasındaki dağı şimdi Kuzeye doğru geçmek zorundayız.
Engin Kızanlık ovası bu dağın eteklerinde başlıyor. Bölge sık orman
yapısı nedeniyle oldukça iyi yağış alıyor. Herhalde gülcülüğün
burada tutması bu iklimle yakından alakalı.
Şıpka, Osmanlı ordusunun Rus güçlerine mağlup oldukları yerin adı.
Rus güçleri dağın üst kısmında olmanın verdiği avantajla Türk
güçlerine saldırmışlar. Osmanlının mağlubiyeti anısına biri Şıpka
köyünün içindeki kilise diğeri de dağın en zirve noktasındaki anıt
olmak üzere iki anıt dikmişler. Köyde Rusların inşasını
üstlendikleri, mimarisiyle ve süslemeleriyle Moskova’daki Kremlin
sarayını andıran gösterişli kilise, 1902’de yapılmış. Diğer anıtın
inşa tarihi 1930. Kiliseye doğru giderken yolda sağ tarafımızda
orijinalliği biraz bozulmuş bir Osmanlı çeşmesi görüyoruz. Kilise’yi
o vakitte kapalı olduğundan ancak dışarıdan görebiliyoruz. Dağın
hakim, yüksekçe bir yerinde inşa edilmiş. Orada, Münih’te yerleşik
Katolik Alman bir turist grubu ile karşılaşıyoruz. Seçkin üyelerden
oluşan grup bu nevi kültür gezilerini Türkiye dahil birçok bölgeye
yapmışlar. Gurubumuzda parlamenterler olduğunu öğrenince onlar da
yakın alaka gösteriyorlar. Grup üyesi emekli profesör ilim adamı
merakıyla daha farklı bir ilgi gösteriyor. Bir ikisi belki
aramızdaki siyasilerin de varlığı ile Bulgaristan ziyaretimizin
amacını özellikle merak ediyor; meraklarını kısmen de olsa giderdik.
Şıpka geçidi sık ağaçlar arasında, oldukça kıvrımlı, tır trafiği
yoğun bir geçit. Yükseldikçe sisin yoğunluğu artıyor, görüş
mesafemiz de kısalıyor. Böylece belki bir saat kadar gidiyoruz.
Burayı Bolu Dağı geçidi ile kıyaslarsam, oranın birkaç katı
uzunluğunda olduğunu diyebilirim. Balkan, adını bu coğrafyadaki
sıradağlardan alıyor.
Yol üzerinde geçtiğimiz Gabrovo, bir enerji şehri. Şehirde meşhur
bir seramik fabrikası da var. Akasya ormanı dikkatimizi çekiyor.
Buradan devam edince yol üzerinde Yalova köyü geliyor. Velika
(Büyük) Tırnova ilk Bulgaristan krallığı merkezi. Omurtak da yolumuz
üzerindeki yerleşim birimlerinden biri. Trakya Üniversitesi
rektörünün ailesi aslen buradan imiş. Buralı olan bir de İsmet İnönü
döneminin Omurtak Paşası var.
Akşama doğru tabelalardan istifade ile yol bulmaya çalışıyoruz.
Tabelaların birçok yerde pek yardımcı olduğunu söyleyemem. Yolu
bilen bir mihmandarımız olmayıp sadece tabelalara kalsak çok güçlük
çekeceğimiz şüphe götürmez. Bir petrol istasyonunda yol sorduğumuz
gencin Türk olduğunu öğreniyoruz; ancak ismi Lenart. Bunun da
nedeni, Bulgar makamlarının isim değiştirme kampanyası sırasında
bazı Türklerin bazı gerekçelerle Bulgar adlarını muhafaza etmeleri.
Gerekçelerden biri de 1984’ten sonra Türkiye’nin göç karşıtı
politikası yüzünden Türk ismi taşıyanların Türkiye vizesini rahat
alamıyor olmaları. Buna mukabil Bulgar ismiyle vize almak daha
kolaydı. Saadettin Tantan’ın içişleri bakanlığı döneminde bu
uygulama yürürlükten kaldırıldı.
Şumnu’ya gece yarısı 23.00’da varıyoruz. Sabah namazını Şerif Halil
Paşa Camii’nde kılıyoruz. Halk dilinde caminin adı kubbesinin biçimi
yüzünden Tombul Camii olarak biliniyor. 1744 yılında inşa edilmiş.
Bulgaristan hükümeti tarafından 100 tarihi eser arasına alınmış.
Ancak bu devletin yatırımını gerektirmiyor. Caminin onarımı HÖH
tarafından yapılıyor. Avlusunda şadırvan ve odalar var. Sabah namazı
sonrası bu odalardan birinde geleneksel olarak günlük evradı
okuyorlar. Yine geleneksel hale gelen ıhlamur çayı ve kahve ikramı
yapıyorlar. (Bu adetlerin daha önce de var olduğunu burayı 10 sene
kadar önce ziyaret eden şimdiki Tokat Milletvekili Resul Tosun
beyden öğrendim). Cemaat diğer camilerde de gördüğümüz gibi
yaşlılardan oluşuyor. Cami imamı Şumnu İHL mezunu Mustafa Ahmet;
Tırgoviç’in bir köyünden. Halen Şumnu’daki üniversitede tarih
okuyor.
Cemaatten Emrullah amca ile beraber İmam efendinin arabası ile
köylere bir ziyaret gerçekleştiriyoruz. Maksadımız grubumuzun bir
üyesi için kurbanlık koç bakmak. İlk önce Durmuş köyüne gidiyoruz.
Burası bir Bulgar köyü; Emrullah amca burada beş yıl çoban başı
olarak çalışmış. Tanıdığı bir Bulgar’a başvurduk. O başkasına
gönderdi. Süt sağdığı için uzunca bir bekleyişten sonra damızlık
için sakladığı tek koçunun olduğunu öğrendik. Varolanlar da ancak 6
aylık kuzular idi. Vazgeçerek Köteş köyüne gittik. Burası ise
karışık bir köy. Burada Türkler yoğun olarak bağcılıkla
uğraşıyorlar. Öğreniyoruz ki Türkler giysilerinden tanınabiliyor.
Bulgarlar daha ziyade siyah renk giyiyorlar, Türkler ise bundan
kaçınıyor. Orada bulduğumuz koçun sahibi de biraz nazlı davrandı,
önce oğluna sordu, sonra da bir tek koç için 300 Leva istedi. 250’ye
razı oldu ise de bu çok yüksek bir fiyattı. Normal kurbanlık koçun
fiyatı 150 Leva tutuyor imiş. Kamerler köyünden Ahmet amcadan
öğrendiğimize göre de sığır 300 Leva tutuyor imiş. Burada koç daha
değerli. Her hanede 5-6 adet koyun var ve küçükbaş hayvancılık daha
yoğun. Vazgeçerek İmam Mustafa’ya havale ediyoruz kurban işin ve
alternatif bir yoldan otele geri dönüyoruz.
Kemaller (İsperih) – Demir Baba
Şumnu’da küçük bir şehir turundan sonra İsperih (Kemaller)’e doğru
yol alıyoruz. Hedefimiz Mumcular (Sveştari) köyünde her sene
geleneksel olarak düzenlenen Demir Baba Şenliklerine katılmak. Demir
Baba bir Bektaşi velisi. Mumcular Köyü’ne gelmiş, oradan da şu anda
türbesinin bulunduğu yere yerleşmiş. Buranın daha önce Traklar
tarafından da kullanıldığı ve onlara ait kalıntılar üzerine tekke
inşa edildiği rivayet ediliyor. Şenlikler HÖH partisi tarafından
organize ediliyor ve adeta partinin bir gövde gösterisine dönüşüyor.
Burada bir defa daha kanıtlandığı üzere Bulgaristan’da Türkler kendi
kimliklerini parti ile iç içe geçmiş olarak görüyorlar. Ciddi her
adımın arkasında partinin payı var. Gerçi son zamanlarda kurulan
alternatif parti ile ortalık eskisinden daha bulanık; ancak
koalisyonda olmanın verdiği avantajla da HÖH duruma hakim ve
kendinden emin görünüyor. Yapılan protokol konuşmalarında icraatlar
halka tanıtıldığı gibi birlik mesajları da verildi. Türkiye’den AK
Parti Edirne Milletvekili Ali Ayağ ve CHP Bursa Milletvekili Cemal
Demirel söz aldılar. Bursa Olay TV’nin yapımcısı, yaptığı ateşli
konuşmalarla Cebel’de olduğu gibi burada da halkı yine coşturdu.
Konuşmalar genelde Bulgarca yapılıyor, sonunda kısa bir Türkçe
teşekkür kısmı yer alıyor. Türkçe yapılan konuşmalar ise Bulgarca’ya
çevriliyor.
Türkiye’den yine bir hayli iştirak var. Göçmenlerin yoğun olduğu
İstanbul’un Avcılar Belediyesi, Şenliklere birkaç otobüsle gelmiş.
Beraberinde bir folklor ekibi de getirmişler. Şenlikte Galata
Mevlevihanesi’ne mensup TRT’de görevli bir Mevlevi’nin sema
gösterisi bile vardı. BBC’den ödül almış klarnetçinin de içinde
bulunduğu bir grup pop müziği enstrümantal konser verdiler.
Ormanlık bir bölgede düzenlenen şenlikler, Bulgaristan Türklerinin
dört bir taraftan gelip katıldıkları, yıllık bir forum özelliğini
taşıyor. Türkün her türünü burada gözlemleyebilirsiniz: sarışın,
esmer, kumral vs. Çok renkli bir şenlik olduğuna şüphe yok. Şenlik
kapsamında burada bir panayır da kuruluyor. Yiyecek içecekten
hırdavata kadar geniş yelpazede her şey bulunabiliyor. Çocuklar ve
gençler için lunapark bile düşünülmüş. Genel olarak düzenli,
organize bir program.
Demir Baba Tekkesi’nin olduğu yere geldiğimizde ise acı bir hurafe
manzarası ile karşılaştık. Yüksek bir kayalığın dibine inşa edilen
tekke, vadinin başında yer alıyor. Yakın zamanda HÖH tarafından
onarılmış. Betonarme merdivenle dağdan aşağı doğru iniliyor. Sağlı
sollu ağaçlarda ve çalılarda bir tekstil fuarı görüntüsünü
çağrıştıracak nitelikte kumaşlar, bezler, çaputlar asılmış. Önümüze
gelen mezarlıkta mumlar yakılmış. Buradaki çeşmenin suyunun kutsal
olduğuna inanılıyor. Doldurulup kırbalarla taşınıyor. Çeşmeden akan
ufak dereye dilek paraları atılmış. Türbeye girmek kalabalıktan
dolayı adeta imkansız. Bu yüzden teşebbüs etmedik bile. Duvardaki
bir taşta açılan iki göze uzaktan gözleri kapalı, iki işaret
parmağıyla nişan alan ziyaretçiler, şeytanın gözünü çıkarıyor ve
bunu kemal-i ciddiyetle yerine getiriyor. Deliklerin yanında altıgen
siyon yıldızı da dahil garip şekiller var. Duvarda açılan bir gediğe
yine uzaktan dilek taşları atılarak isabet ettirilmeye çalışılıyor.
Türbenin sol tarafında bir yükselti olarak ne amaçla konduğunu
bilmediğimiz adam boyunda bir taşın üzerine özellikle gençler mekik
çeker gibi yatıp kalkmakta ve bundan bir anlam çıkarmakta. Sormaya
bile arlanıyoruz. Kendimi bir anda o kadar garip bir batıl inanç
atmosferinde buldum ve o kadar yabancılaştım ki. Türbeye gelenlerin
belki % 80’ini din hakkında bilgisi yok denecek kadar az olan
çocuklar ve gençler oluşturuyor.
Türbenin kapısının üzerinde orada yapılanlara bakınca ironik bir
şekilde “La havle ve la guvvete ve la gudrete ve la izzete illa
billahi’l- aliyyi’l-azim” ifadesi yazılı. Onun üzerinde kubbeye
yakın yerde ise Şiiler tarafından Hz. Peygamber’e atfedilen “La
feta illa Ali, La seyfe illa Zülfikar” (Ali’den başka yiğit,
Zülfikar’dan başka kılıç yoktur) sözü yazılı.
Dokçalar (Paissievo)
İkindiye yakın İsperih’te HÖH merkezine doğru Demir Baba’dan yola
çıkıyoruz. Eskiden tütün işletmesi olan bir bina satın alınıp parti
binası yapılmış. Oradan ise birlikte seyahat ettiğimiz AA ajansı
Muhabiri Nadir beyin dedesinin köyü olan Dokçalar (Paissievo) köyüne
gidiyor ve akrabalarını buluyoruz. Karşılaştıkları andaki
mutlulukları gözlerinden okunuyor. İkindiyi köyün küçük ama güzel
camisinde kılıyoruz. Bahçesi çiçeklerle bezenmiş kamelyası olan çok
güzel bir bahçe içindeki cami insan huzur veriyor. Minber kapısının
üstünde Edirne’nin fotoğrafı asılı. Kışları soğuk olduğu için
namazlar arka tarafta ayrı bir odada kılınıyor. Aynı zamanda köy
odası olarak da hizmet eden bu oda minderle döşenmiş. Köy
camilerinde genelde göze çarpan bir hususiyet bu.
Kamerler (Zaritsa)
Dokçalar’dan Ömer Tural ağabeyin köyü olan Kamerler’e gidiyoruz.
Yanımızda Demir Baba’da Ömer abinin tanıştığı Ahmet amca olmak üzere
heyecanla olacakları bekleyerek ilerliyoruz. Kayıtlarımızda
Akkadınlar (Dulovo)’ın Kamerler köyü olarak geçse de köy, belediye
olarak Glavinitsa (Asvatköy)’ya bağlı imiş. Ahmet amca bir taraftan
yol tarif ederken Silistre ili Kemaller (İsperih)’e bağlı köylerin
Türkçe ve Bulgarca karşılıklarını ondan sorarak öğreniyoruz.
Kamerler (Zaritsa), Kanipe (Zebil), Emirler (Boil), Avdullar (Zvenimir),
Kupallar (Valkan), Kerimler (Oreshene), Dokçolar (Paissievo), Dere
Mahallesi (Dolets), Atköy (Konevo), Saldın Köyü (Yakim Gruevo),
Mesimler (Listets), Sırcılar (Podler), Çiller (Yarebitsa), Doğlar (Pravda),
Davulcular (Padina), Hüyüklü (Todorovo). Ancak bu kadarını yazmıştık
ki köye girdik.
Ömer abi, uzun zamandır kendi köklerini araştırmış, şimdi rahmetli
olan ebeveyninden aldığı bilgilerle kendi dedelerinin ve buraların
adeta şeceresini çıkarmış. Köylerin Türkçe adlarını kaydetmiş.
Dedesinin bir yel değirmeni olduğunu, kardeşlerinin adlarını
öğrenmiş. Her fırsatta anne-babasından buralarla ilgili hatıralarını
dinler ve onları not edermiş. “Bu bilgilerin çoğu ebeveynimin
vefatlarıyla yok olup gidecekti yoksa!” diyor bu gayretinin değerini
şimdiden takdir ederek. Nice zamandır memleketine gelip
akrabalarıyla tanışmak için fırsat kollarmış. Bu gezi hepimizden çok
onun için daha anlamlı. Bir tek gayesi var baştan beri: köklerini
bulmak. Bunu böyle adlandırabiliyorum, ama bu hissi herhalde ancak
muhacir olanlar anlayabilir.
Dedesi 1936’da buradan Türkiye’ye göçmüşler. Kılavuzumuz olan Ahmet
amca tam olarak onun dedesini tanımıyor, ancak bunu bilebilecek
durumda olan köyün en yaşlısına bizi götürüyor. Köy meydanında sanki
bizi beklercesine otururken buluyoruz onları. Arabadan iner inmez
selamdan sonra Ömer abi heyecanla söze giriyor, sesi titrek, kendini
tanıtıyor, meramını anlatıyor. Yaşlı amcada da belirli bir sevinç
var. Yılların ezilmişliğine, kaybolmuş dostluklara karşı bunca yıl
direnen bu varlığıyla o da heyecan içerisinde zinde hafızasıyla tek
tek anlatıyor: akrabalarının nerede oturduklarını, dedesinin şimdi
tarla olan değirmeninin nerede olduğunu ve evinin yerini vs. O en az
biz kadar heyecanlı besbelli, önümüze düşüyor yaşına başına
bakmadan, kutsal bir iş yapar gibi büyük bir gayretle. Ondan çok şey
öğreniyoruz, Allah razı olsun. Darlaşan vaktimize rağmen bizi
ısrarla köyün camiine götüren, caminin inşasından bu hale
gelişindeki hikayeyi üşenmeden uzun uzun anlatan, Ömer abinin komşu
köydeki başka bir akrabasına götüren yine o. Onlardan vedalaşarak
ayrılıyoruz. Kamerler’de belki toplam bir saat kalmadık, ama o kadar
duygu yüklü bir an geçirdik ki ifadesi sayfalar alır. Kendi aramızda
bu tatlı anları konuşarak Türkiye’ye doğru dönüş yoluna giriyoruz.
Razgrad
Dönüş yolunda daha önce uğrayamadığımız Razgrad’a Başmüftü
Efendi’nin ve Razgrad Bölge Müftüsü Mehmet Ala’nın konuğu olarak
uğruyoruz. Razgrad kentinin merkez ve köyleri ile birlikte toplam
nüfusunun % 58’ini Müslüman Türkler oluşturmaktadır. Namaz kılmak
düşüncesiyle Kanuni’nin önde gelen sadrazamlarından Maktul İbrahim
Paşa’nın inşa ettirdiği kendi adıyla anılan camiye gidiyoruz; ancak
nafile, cami ibadete kapalı. Dışarıdan bakınca içeride bir takım
çalışmalar yapıldığını anlıyoruz. Caminin dış aydınlatması Avrupa
Birliği ve Bulgar makamları ortaklığında oluşturulan bir fonca
üstlenilmiş. Çok şükür hiç değilse karanlıkta kalmamış! Şehrin
merkezinde yer alan Maktul İbrahim Paşa Camii, Balkanlar’ın en büyük
üçüncü camii olup Bulgaristan tarafından önde gelen 100 kültür
mirası listesine dahil edilmiş. Tarihi ve mimari önemine rağmen
Cami, 30 yıldır restore edilmeyi bekliyor. İki ülke arasında bu
konuda karşılıklı bazı teşebbüsler yapılsa da bunlar son derece cüzi
tedbirler. İki ülke arasında 4 Aralık 1997 tarihinde Sofya’da
imzalanan Kültür, Eğitim ve Bilim Alanında İşbirliği Anlaşması’nın
19. maddesi gereğince ve yine 4 Kasım 1998 tarihinde Ankara’da
imzalanan Taşınmaz Kültürel Mirasın Korunmasına İlişkin İşbirliği
Protokolü’nün 2. maddesi gereğince 2002 yılı içinde Türkiye
Cumhuriyeti tarafından gerekli restorasyon faaliyetlerinin
yürütülmesi karara bağlanmıştı. Bu konuda herhangi bir somut adım
atılmamakla birlikte proje ve uygulama çalışmaları iki ülke Kültür
Bakanlıkları arasındaki Taşınmaz Kültür Mirasının Korunması İçin
İşbirliği Programı (2002-2003) kapsamına alınmıştır. Protokol
kapsamında Türk ve Bulgar uzman heyetlerince binada incelemeler
gerçekleştirilmiş ve kısa vadede alınması gereken önlemler ele
alınmış. Cami halen Bulgaristan Milli Emlaki’nde olup restorasyon
çalışmalarına izin verilmemektedir. Ancak, mevcut Razgrad valisinin
Türk asıllı olması ve Hak ve Özgürlükler Hareketi Partisi’nin
koalisyon hükümetine ortak olması durumundan yararlanarak bu mühim
eserin tekrar İslam cemaatine verilmesi temin edilebilir. Çiçeği
burnunda Başmüftü Mustafa Aliş beyle Bulgaristan’da ilgi bekleyen
ecdat yadigarı eserlerle ilgili işbirliği imkanları konuşuluyor ve
bu konuda atılması gerekli olan adımlar tartışılıyor.
Gece hayli uzun bir uzun yolculuktan sonra salimen Edirne’ye vasıl
oluyoruz. Tabii, üzerimizde tatlı bir yorgunluk ve içimizde bir
rüyadan istemeden uyanmışçasına tekrar bu eski topraklara sıla yapma
duygusunu taşıyarak.
Mehmet Fatih Serenli |