|
Yazıyı word
dosyası olarak indirmek-görmek için
tıklayınız.
BULGARİSTAN’IN TAZMİNAT TALEPLERİ VE
DEĞİŞİM SÜRECİNDE OLAN TÜRK-BULGAR
İLİŞKİLERİ
Kader Özlem*
Bulgaristan’ın Dış
Bulgarlardan Sorumlu Devlet Bakanı
Bojidar Dimtrov, geçtiğimiz günlerde
Bulgaristan’ın 1913 yılından sonra
Türkiye'den göç eden Bulgarların,
Türkiye'de bırakmak zorunda kaldıkları
mal ve mülkleri için 10 milyar dolar
tazminat ödenmesine yönelik resmi bir
başvuruya hazırlandıklarını
açıklamıştı. Bununla birlikte, Bulgar
Bakan şu ana kadar söz konusu başvuru
için 306 mirasçıya ulaştıklarını ifade
ederken; Türkiye’den talep edecekleri
tazminatın ise Ankara’nın AB üyelik
sürecinin ön koşulu olduğunu da dile
getirmişti.
Bunun üzerine, Ankara ile
Sofya arasında diplomasi trafiği
hızlandı. Özellikle Bulgar resmi
kaynaklarından Dimitrov’un Ankara-Sofya
ilişkilerine zarar verecek nitelikteki
sözlerini yalanlayan bir dizi açıklama
yapıldı. Çalışmamız kapsamında, son
dönemde gündeme gelen tazminat talepleri
ve değişen Türk-Bulgar ilişkileri
değerlendirilecektir.
Tazminat Taleplerinin
Hukuki Dayanağı
Bulgaristan’ın
tazminat taleplerini dayandırdığı temel,
18 Ekim 1925 tarihinde imzalanan ve
1926’da yürürlüğe giren Türk-Bulgar
Dostluk Antlaşması’dır. Ankara’da
imzalanması dolayısıyla, buna Ankara
Antlaşması da denmektedir. Ankara
Antlaşması temelde dostluk antlaşması
niteliğinde olup, o dönemde yeni kurulan
Türkiye Cumhuriyeti’nin komşularıyla
yaptığı karşılıklı iyi niyet, saygı ve
eşitlik ilkelerine dayanan bir dizi
antlaşmadan Bulgaristan ile yapılmış
olanıdır. Antlaşmaya bağlı olarak, ekli
bir Protokol ve İkamet
Sözleşmesi de taraflarca
imzalanmıştır.
Günümüzde halen yürürlükte
olan ve Türk-Bulgar ilişkilerinin en
temel çerçeve belgesi niteliğindeki
antlaşmada, Bulgarlar tazminat
taleplerini ekli protokole
dayandırmaktadır. Söz konusu protokolün
içeriğinde, 1912–1925 yılları arasında
Türkiye’den Bulgaristan’a göç eden
Bulgarlar ile Bulgaristan’dan Türkiye’ye
göç eden Türklerin geride bıraktıkları
mallarına ilişkin bir takım hükümler yer
almaktadır. Burada dikkati çeken en
önemli husus, Türkiye’deki Bulgarların
Lozan Antlaşması’nın azınlık hakları
hükümlerinden, Bulgaristan’daki
Türklerin ise Neuilly Antlaşması’nda
azınlık hakları ile ilgili hükümlerden
yararlandırılacak olması ve bu noktada
bir “karşılıklılık” (mütekabiliyet)
prensibinin tesis edilmesidir. İkamet
Sözleşmesi ise, 1926 yılından itibaren
iki ülke arasında gerçekleşecek göçleri
belli bir düzene bağlamaktadır.[1]
Sofya yönetimi antlaşmaya
istinaden, 1912–1925 yılları arasında
Trakya’dan göç eden (İstanbul hariç)
Bulgarların geride bıraktıkları
mallarına ilişkin tazminat talebinde
bulunabilir. Ancak, antlaşmanın
mütekabiliyet ilkesine dayanması
nedeniyle, Türkiye’nin de böyle bir hak
talebinde bulunabileceği
unutulmamalıdır. Bulgarlar şu an
itibariyle, 306 mirasçıya ulaşmış
durumdalar. Peki, Türkiye’nin
ulaşabileceği kişi sayısı nedir? Bu
noktada net bir sayı verilemiyor. Son
dönemde, bazı sayısal ifadeler
kullanıldı. Ancak, bunlar gerçeği tam
anlamıyla yansıtmamaktadır. Örneğin 2
milyon sayısı üzerinde duruldu. Bu sayı,
tüm zamanlarda Bulgaristan’dan
gerçekleşen göçler ile birlikte gelen
Türklerin yaklaşık sayısıdır. Antlaşmada
ise, Balkan Savaşları’ndan (1912) sonra
gelen Türklerin esas alınması
gerekliliği anlaşılmaktadır. Bu tarihten
itibaren gelenlerin sayısına ilişkin,
Aşair ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyesi
müdürü Hamdi Bey, 24 Mart 1918 tarihli
Meclis-i Ayan toplantısında Balkan
Harbi’nden sonra gelenlerin sayısını
450.000 olarak tespit ettiklerini
söylemiştir.[2]
1926’ya kadar olan göçler ile birlikte
bu rakamın 500.000’i aşması mümkündür.
Türkiye’nin bugün ciddi bir çalışma
yapması halinde, ulaşabileceği kişi
sayısının bu rakam olacağını
söyleyebilmek güçtür. En azından yüz
binlere ulaşılabilir; ancak bunun için
çok ciddi bir çalışma yapılmasının
zarureti ortadadır. Dışişleri Bakanlığı
yetkilileri bu noktada tıpkı, Sofya
yönetiminin Bulgaristan’daki Trakya
Dernekleri’nden aldığı yardım gibi;
Türkiye’deki Balkan kökenli derneklerden
tabana ulaşmak için destek isteyebilir.
Bu noktada, Bakanlar Kurulu kararıyla
kamu yararına çalışan dernek statüsüne
geçmiş; özelde Bulgaristan, genelde ise
Balkan odaklı derneklerden (BAL-GÖÇ
gibi) efektif yardım alınabilir. Şu ana
kadar Dışişleri yetkililerinin “şeklen”
böyle bir çalışma yaptığı; ancak içerik
açısından yeterli olmadığı, güvenilir
olmayan STK’larla bunu yürüttüğü ve
ortada bazı rant çarklarının döndüğü
bize gelen bilgiler arasındadır.
Tazminat Taleplerinin
Ardından Ortaya Çıkan Yankılar
Dimitrov’un açıklamalarının
ardından, Türk Dışişleri Bakanı Ahmet
Davutoğlu da sorulan bir soruya konuyla
ilgili değerlendirmelerde bulundu.
Türk-Bulgar ilişkilerinin Soğuk Savaş
sonrası dönemde bölgede model olabilecek
nitelikte geliştiğini, Türk-Bulgar
dostluğunun ve ilişkilerdeki işbirliği
anlayışının devam etmesinin her iki
ülkenin de yararına olduğunu söyleyen
Davutoğlu, göç konusunun tek taraflı
olmadığını ve tazminat talepleri ile
ilgili olarak Türkiye’ye henüz resmi bir
başvurunun yapılmadığını vurguladı.
Diğer bir deyişle, “Bulgaristan’a bu
işten zararlı çıkarsın” uyarısında
bulundu.
Türk basını ise,
Bulgaristan’ın 10 milyar dolarlık
tazminat talebine büyük ilgi gösterdi.
Anadolu Ajansı’nın yayınladığı haber,
Türk medyasına bomba gibi düşerken;
gayri resmi platformlarda “vaktiyle
Kapıkule’den geçince çorba parası
isteyen komşu, şimdi 10 milyar dolar
istiyor” değerlendirmelerinin
yapılmasına da neden oldu. Türkiye’deki
medyanın böylesi konularda genel bir
hastalığı bulunmaktadır. Dış Türklerle
ilgili konular, hele hele İstanbul’a
İzmir’den daha yakın olan
Bulgaristan’daki başta Türk azınlık
konusu olmak üzere, yaşanan siyasi
gelişmelere ilgi göstermek için mutlaka
bir krizin gündeme gelmiş olması gerekir
veya en azından 2 dakikalık haber yapmak
için o ülkede seçimlerin olması gerekir.
Maalesef bu hastalığın Türk dış
politikasında da geçerli olduğu
görülmektedir. Temel sorun,
Türk-Bulgar diplomatik ilişkilerinin iyi
ya da kötü olması değildir. Sorun, Türk
Devleti’nin ve Türk medyasının Dış
Türkler perspektifinin olmamasıdır.
Davutoğlu’nun
açıklamalarına istinaden, Bulgar
mevkidaşı Marin Raykov da konuya ilişkin
bir açıklama yaptı. Raykov,
göçmenlerinin tazminat konusunun
çözümünü Türkiye’nin AB üyeliği için bir
ön şart olarak görmediklerini ifade
ederken; Türkiye ile Bulgaristan
arasında ciddi bir politik sorunun
bulunmadığından ve bazı çözümlenmemiş
problemler olduğundan bahsetti. Raykov,
Bulgaristan’ın resmi tutumunun
Türkiye’deki reform çalışmalarını ve
AB’nin Brüksel-Ankara hattında alacağı
kararları desteklemek olacağını da
sözlerine ekledi. Onun hemen ardından
Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov ise,
Dimitrov’un yaptığı açıklamaların
Bulgaristan’ı zor durumda bırakmasından
dolayı Devlet Bakanı’nı sert bir dille
eleştirdi ve görevden alabileceği
uyarısında bulundu.[3]
Yaşanan bu gelişmelerin
ışığında bazı sonuçlar da ortaya
çıkmaktadır. Öncelikle, Bulgaristan’ın
dış politikası Sovyet sonrası dönemin
ilk yıllarındaki Rus dış politikasını
çağrıştırmaktadır. Hatırlanacağı üzere,
her Bakan çıkıp farklı bir şey
söylemekte, Genelkurmay Başkanı onları
yalanlamakta; Rus Devlet Başkanı ise
hepsini yalanlamaktaydı. Özetle, Bulgar
dış politikasında da buna benzer bir
“çoksesliliğe” doğru gidildiği
görülmektedir. Gelinen noktada,
Dimitrov’un yaptığı açıklama ve
Bulgaristan’a Türkiye’den ve kısmen de
olsa Avrupa’dan yükselen tepkiler, Sofya
yönetiminin U dönüşü yapmasına ve
çözülmesine neden olmuştur. Ancak bu
durum, Sofya yönetiminin tazminat
taleplerinden vazgeçeceği anlamına da
gelmemektedir. Aksine, gayri resmi
kaynaklar, Bulgaristan’ın bu süreci
büyük bir gizlilik içerisinde
hızlandıracağını vurguluyor.[4]
Türkiye’nin ise, konuya daha ciddi bir
biçimde eğilmesinin zarureti ortaya
çıkmaktadır.
Konuyla ilgili, Türkiye’nin
AB üyelik sürecinde tazminat meselesinin
ön şart olabileceği her ne kadar Bulgar
Dışişleri Bakanı tarafından yalanlansa
da, bu parametreden hareketle farklı bir
sonuca doğru da gidilebilmektedir.
AB’nin motor güçleri olarak ifade edilen
ve Türkiye’nin AB üyeliğine sıcak
bakmayan, ancak Ankara yönetimi ile olan
ekonomik ilişkileri dolayısıyla bu karşı
çıkışını açıkça gündeme getirmekten
çekinen ülkeler, AB içerisindeki küçük
ve orta ölçekli üyeleri taşeron olarak
kullanarak, bu niyetlerini ortaya
koymaktadırlar. Yakın zamanda bunun
örnekleri defalarca görülmüştür. Bu
noktada, Bulgaristan’ın da taşeron bir
ülke olarak AB’nin motor güçleri
tarafından kullanılabileceği ortaya
çıkmaktadır. Sofya yönetiminin kendi
kamuoyuna mesaj vermek için, dış politik
meseleleri alet olarak kullanması ve
bunun yol açtığı tahribat şimdilik geri
adım atılmasına neden olmuştur.
Türk-Bulgar
İlişkilerinde Kötüye Gidiş Başlıyor
Türk-Bulgar
ilişkileri genel anlamda Türk azınlığın
durumuna bağlı olarak değişen bir
grafiği ifade etmektedir. İkili
ilişkilerde yaşanan sorunlar ise, yine
Türk azınlığa negatif bir geri dönüşümde
bulunmuştur. Hatırlanacağı üzere, Türk
azınlığa Jivkov döneminde yıllardır
tatbik edilen baskı ve asimilasyon
politikaları, 1984–89 yılları arasında
açıkça uygulanmaya başlanmış ve 1989
yılında 350.000 Bulgaristan Türk’ü
anavatanları Türkiye’ye göç etmişti. Bu
süreçte, Ankara yönetimi Sofya ile
savaşın eşiğine gelirken; Bulgaristan’da
demokratik rejimin tesisi ve 90’lı
yıllarda Bulgaristan Türklerinin azınlık
haklarında gerçekleşen kısmi bir
iyileşme sonucu ikili ilişkiler normale
dönmüş ve pozitif bir ivmede seyretmeye
başlamıştır. İki ülke arasında artan
ticaret hacmi, “Türk azınlığın hak ve
özgürlüklerini gözetmekle mükellef
olan” HÖH’ün Bulgaristan siyasetinde
etkin bir konuma gelmesi, Türkiye’nin
Sofya yönetiminin NATO üyelik
perspektifini desteklemesi ve örgüte
alınmasında etkin bir rol üstlenmesi,
iki ülkenin AB üyelik süreçlerinin
karşılıklı desteklenmesi, Soğuk Savaş
sonrası dönemde Balkanlar’da yaşlanan
krizlerde Sofya’nın yapıcı bir tutum
içerisinde olması gibi bir dizi faktör
Türk-Bulgar ilişkilerinde Soğuk Savaş
sonrası dönemde meydana gelen
iyileşmenin başlıca nedenleri olarak
sıralanabilir.
Bulgaristan Soğuk Savaş
sonrası döneme büyük sorunlar ve
ekonomik krizlerle “merhaba” derken,
diğer Doğu Avrupa ülkeleri gibi dış
politik rotasını Avro-Atlantik eksene
çevirmişti. Bu noktada, Türk azınlık
sorunu nedeniyle ikili ilişkilerini
bozduğu Türkiye’yi kazanmak ve onu Batı
ile ilişkilerinde köprü olarak kullanmak
Sofya yönetiminin öncelikli konularından
birisi olmuştur. Soğuk Savaş sonrası
dönemde Türk azınlığın durumunda meydana
gelen kısmi iyileşmeyi de bu kapsamda
değerlendirmekte fayda vardır. Bilindiği
gibi, Bulgaristan 2004’te NATO, 2007’de
ise AB üyesi oldu. Bu yıllardan
itibaren, Sofya yönetimi, Türkiye’ye
tanıdığı ayrıcalıkları birer birer
kaldırma arayışına girdi. Bu kapsamda,
önceki yıllarda son derece
kolaylaştırılan vize rejimi daha sonra
ortadan kaldırıldı ve 2008 yılı
itibariyle, AB’nin Türk vatandaşlarına
uyguladığı vize rejimine endekslendi.
Bulgaristan’daki seçimlerde, Türkiye’de
yaşayan “çifte vatandaşlık” statüsünde
bulunan Bulgaristan Türklerinin oy
kullanmalarını engellemek için bu nüfus
kitlesinin çifte vatandaşlığını ortadan
kaldırmaya yönelik girişimlerin olduğu
da belirtilmelidir. Buna benzer
nitelikte, başka konular da
bulunmaktadır. Özetle, Bulgaristan’ın
Soğuk Savaş dönemin hemen başında
Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç, Sofya’nın
Avro-Atlantik kurumlara üyeliğinden
sonra ortadan kalkmış ve daha önce
Türkiye’ye ve Türklere sağladığı
imtiyazlar ortadan kaldırılmaya
çalışılmaktadır.
Bulgaristan siyasetinde
özellikle son 5 yıllık periyotta
milliyetçi bir rüzgâr esmektedir. En son
5 Temmuz 2009 tarihinde yapılan
parlamento seçimlerinde Bulgar
milliyetçilerinin desteklediği, Türk
azınlık karşıtı söylem ve eylemlerin
odak noktası haline gelmiş GERB partisi
oyların yüzde 39,6’sını almış ve azınlık
hükümeti kurmuştu. Geçen 6 aylık süre
zarfında hükümetin en fazla ses getiren
icraat girişimleri, Türkler üzerinde
olmuştur. Hatırlanacağı üzere, resmi
kanalda günde 10 dakika yapılan Türkçe
haber yayını kaldırılmak istenmiş ve
ülkede bununla ilgili büyük bir kampanya
başlatılmıştı. Hatta Türkçe yayını
protesto etmek için, küçük çaplı bir
Bulgar partisinin genel başkanı Sofya’da
kendisini yakmıştı. Konu bununla da
kalmamış, geçtiğimiz ay Bulgaristan
Başbakanı Türkçe yayın konusunda aşırı
milliyetçi partinin gündeme getirdiği
referandum talebini destekleyeceğini
açıklamış; daha sonra ise Türkiye’den ve
Avrupa’dan yükselen tepkiler sonucu geri
adım atmıştı. Böylesi politik
davranışların uluslar arası ilişkiler
literatürünün ilginç modellerinden
birisi olan “Sarhoş’un Yürüyüşü”nü[5]
çağrıştırdığını da belirtmek gerekir.
Bunlara ilave olarak, Bulgaristan’ın
Ankara Büyükelçisi Mladenov, 5 Temmuz
seçimlerinde Türkiye’deki sandıklarda
şaibe olduğu gerekçesiyle, Sofya merkeze
çağrılmış ve Mladenov’un Dışişleri
Bakanlığınca görevden alınması
kararlaştırılmıştı. Ancak Bulgar
Cumhurbaşkanı Pırvanov tarafından
Dışişleri’nin bu kararı veto edilse de,
Mladenov yine de istifa etmişti.
Kısacası, son 1–2 yıldır Türk-Bulgar
ilişkileri Soğuk Savaş sonrası dönemde
hiç olmadığı kadar dalgalanmakta ve
olumsuz bir seyir izlemektedir.
Tazminat Konusuna
İlişkin Değerl
Tazminat talebi konusuna
geri dönersek; Bulgaristan 1913 yılında
Trakya’dan göç eden Bulgarlar ile ilgili
tazminat talebi yeni ortaya çıkmış bir
konu değildir. Bulgar tarafı bunu son
5–10 yıldır özellikle gündeme
getirmektedir. Hatta en son, Erdoğan’ın
Mart 2008’deki Sofya ziyareti ve
ardından Bulgar mevkidaşı ile
düzenlediği basın toplantısında ATAKA
tarafından provokatif bir şekilde
gündeme getirilmek istenmişti. Bunun
üzerine, eski Başbakan Stanişev
Erdoğan’dan özür dilemek zorunda
kalmıştı. Balkan Göçmenleri kültür ve
Dayanışma Derneği Genel Başkanı Prof.
Dr. Emin Balkan’dan aldığımız bilgiler,
bunun son 10 yıldır özellikle gündeme
getirildiği doğrultusunda… Balkan,
Türkiye ile Bulgaristan arasında sosyal
güvenlik anlaşmasının imzalanmasıyla
ilgili girişimlerde Bulgar tarafının
“1913 yılında göç eden Bulgarlara
tazminat ödeyin” şartını ileri
sürdüklerini vurguluyor. Bu noktada,
Bulgarların konuyla ilgili sistematik
bir çalışma yaptıkları sonucuna
ulaşılmaktadır. Türk Devleti de
Türkiye’deki ciddi Balkan kökenli
STK’lar ile bu çalışmayı bir an önce
gerçekleştirmelidir.
Türkiye cephesinden ileri
sürülen tezler, tazminat konusunda
Bulgaristan’ın zararlı çıkacağı
doğrultusundadır. Hatta Türkiye’nin
karşı tazminat olarak 200 milyar
isteyebileceğidir. Kanaatimizce,
Bulgaristan’ın durduk yere, kendi
kalesine gol atmasını beklemek yanlış
olunacaktır. Meselenin altında başka
argümanlarının olduğu kanısı
kuvvetlenmektedir. Bu noktada,
tarafımızca ileri sürülen ve halen
tartışılan, 1950 yılında BM’nin Ekonomik
ve Sosyal Konseyi’nde alınan bir kararın
Ankara Antlaşması’na etkilerini iyi
incelemek lazımdır. Konuyla ilgili
çakışmalar devam ettiğinden, bu noktada
değerlendirmede bulunmak yanlış
olacaktır. Ancak şurasını özellikle
vurgulamak gerekir ki; halen yürürlükte
olan Ankara Antlaşması ve antlaşmada
atıfta bulunulan, Bulgaristan
Türklerinin azınlık haklarını garanti
altına alan Neuilly Antlaşması
Bulgaristan tarafından 1926’dan 2010’a
kadar defalarca ihlal edilmiştir. Ekli
protokolde yer alan tazminat konusu
dışında, Bulgaristan Türklerine çeşitli
tarihlerde Bulgar rejimlerce uygulanan
asimilasyon politikaları da –ki, “kültürel
soykırım” boyutuna kadar varmıştır-
çeşitli uluslar arası mahkemelerce
tazminat konusu haline getirilebilir. Bu
konuda Türk tarafının eli kuvvetlidir.
Türkiye’nin dış
politikasında Dış Türkler vizyonunun
tesis edilmesinin ve Türk azınlıkların
yaşadığı ülkelere kapsamlı ve sistematik
politikalar geliştirilmesinin zarureti
ortaya çıkmaktadır. Kriz döneminden kriz
dönemine bu konuların dolaylı veya
doğrudan tartışılması Türkiye’nin
“stratejik derinlik” anlayışına tezat
oluşturmaktadır. Son dönemde Dış
Türklerden Sorunlu Devlet Bakanı Faruk
Çelik’in “Dış Türkler Başkanlığı’nı”
kurmaya yönelik girişimleri ve Bakanlar
Kurulu’ndan çıkan karar, ivedilikle
uygulanmalıdır. Çünkü Dış Türkler
meselesinde kaybedilecek zaman yoktur.
Türk hükümeti Fırat’a ve Dicle’ye
açıldığı kadar, Tuna’ya ve Arda’ya da
açılmak mecburiyetindedir. Türkiye’nin
sahip olduğu tarihsel miras bunu
emretmektedir.
* Kader Özlem,
Uluslararası İlişkiler Uzmanı ve
BAL-GÖÇ Genel Sekreter Yrd.,
kaderozlem@gmail.com
[1]
Söz konusu antlaşma metni için
bkz. İsmail Soysal, “Türkiye’nin
Siyasal Antlaşmaları”, 1. Cilt,
Ankara: Türk Tarih Kurumu
Yayınları, 2000, s. 263–271.
[2]
Yıldırım Ağanoğlu, “Osmanlı’dan
Cumhuriyet’e Balkanlar’ın Makûs
Talihi: Göç”, İstanbul: Kum
Saati Yayınları, s.95. 1925
Ankara Antlaşması, Osmanlı
Devleti ile Bulgaristan arasında
1913’te İstanbul’da imzalanan
antlaşmayı ve Müftülüklerle
ilgili sözleşmeyi ilga
etmiştir.Soysal, a.g.e., s.266.
1913 yılında Türk ve Bulgar
tarafları arasında oluşturulan
bir komisyonun Ekim 1914’e kadar
süren çalışmaların neticesinde
Bulgaristan’dan 48.570 Türk ile
Türkiye’den 46.764 Bulgar
mübadele edilmişti. Balkan
Savaşları esnasında kaçan
Bulgarların geri dönme meselesi
de Osmanlı Hükümeti’nin tutumu
sayesinde engellenmişti.
Bulgarlar daha sonra bu konuyu
sıkça gündeme getirseler de,
Müslüman muhacirleri geri kabul
etme gibi bir niyetleri
olmadığından, konunun üzerinde
durmamışlardır. Ağanoğlu; a.g.e.,
s.122. Ankara Antlaşması
İstanbul Antlaşması’nı açıkça
ilga ettiğinden (Ekli
Protokol’ün B bendi), geçerli
olan 1925 Antlaşması
hükümleridir.
[5]
“Sarhoş’un Yürüyüşü” modeli için
bkz. Tayyar Arı, “Uluslararası
İlişkiler Teorileri”, 3. Baskı,
İstanbul: Alfa Yayınları, 2004,
s.550–551.
|