Orhan Seyfi Şirin İstanbul
gezginleri 25.03.2004
Geçenlerde 15 yıllık
muhitim Ortaköy'de, Mecidiye Camii’nin kıyısında
Emirgân’ın şöhretiyle yarışan
çay bahçelerinin önünden geçtim. Gezinirken Sözde
entelleküel birikimlilerle dolu kişilerin oturduğu,
Topkapı Sarayı Kız Kulesi manzaralı,
bir masaya çağrıldım. Açıklanamayan
uçan cisimlerden konuşuyorlardı yine.
Sohbet beni hiç sarmadı. Tam kalkıyordum ki
bir sesle irkildim.
Ahmet Hikmet’in üzümcüsünün
sesi gibiydi ses. Allah'ım o ne güzel Türkçe!
Ne bir siyaside yarısını gördüm bu
titizliğin, ne camilerde bir hatipte, ne de
tiyatrovari şiir okuyan yeni yetmelerde... Baktım
60 yaşlarında yoksulluğun yıpratmak
için uğraştığı, fakat pek de
bir şey koparamadığı çehresiyle
bir adam, yoksul fakat erdemli yüzüyle kartpostal
satıyor. Asker kantinlerinde bile tek tük kalmış
kartlar bunlar. Hani vardır ya bir asker bir de
çok hoş bir kız, bir bankın üzerine
oturmuşlar; altında da “sevgili nişanlım
vatan hizmetim biter bitmez yanındayım"
tarzında yazılar olan... Bayraklı, Atatürk
heykelli... İşte öyle kartlar.
Tam adama para yerine
alaylı bir nasihat vermeye hazırlandım
“Amca bir yanlışlık olmalı
buralarda Harry Potter, Örümcek adam, Jurassic Park
filan satılır. diyecektim.
Sesi tekrar yükselince
niyet ettiğim girişimden dolayı utandım.
Sattığı maldan o kadar emin bir büyük
tüccarın edası, kendine güvenin granitten
heykeli gizliydi seste. Sahibine mıknatıs
gibi çekti beni. Masadaki sohbet tam da orta yaşlı
bir bayanın okyanusu transatlantikle geçerken
lombozdan gördüğü ufoyu anlatmasına gelmişti.
Bunu hep anlatırdı. Ben duyduğum o büyülü
sese kapıldım:
-Türk bayrağı
resimleri getirdim almak istemez miydiniz?
-Türk askerinin
resimleri var bir bakmaz mısınız?
-Sevgili Türk çocukları!
Bakın arkadaşlarınıza gönderirsiniz.
Uludağ manzarası. Hem de Bursa Kültür parkın
resmi var! Bakın dört tane resim var üzerinde,
dördü de güzel!
Hemen gittim en
albenisiz gelenlerinden bir on tane aldım, daha gösterişlilerini
başkalarına satsın diye. Maksadım
bey amcayla konuşmak. Ben konuşup lafa
tutarken yevmiyesinden olmasın diye. Sonra masaya
getirdim biraz da sürükleyerek.
-Bey amca sen bu Türkçe
eğitimini nerde aldın? Diye sordum.
-Ben Türkçe öğretmeniyim.
Nerelisin amca?
-Türk aleminin,
Bulgaristan eyaletinin Razgrad şehrinden. Bana
Razgradlı Şükrü derler .
Kırçıl kaşları,
seyrelmiş saçlarıyla iyice yaklaştı
yanımıza. ısrar edip Bir çay ısmarlayabildim.
Masadaki ufo sohbeti de katloldu tabii. Herkes bana ve
Razgradlı Şükrü'ye kötü kötü baktı
masada. Bana bir işportacıyla muhatap olduğum
için, Razgradlı Şükrü’ye de (türkilizce
tabirle) masanın karizmasını çizdirdiği
için.
Razgradlı Şükrü
yüksek sesle konuşuyor fakat sesi bütün iyi öğretmenlerimizin
en arka sıralara ulaştırmaya çalıştığı
mübarek seslerinden daha mübarek, daha vokalli daha
canlı. Çay bahçesinin bütün masaları
dinliyor, dinlemek zorunda kalıyor o mübarek
sesi. Razgradlı Şükrü tam da kendi çok
sevdiği mallarını bol bol alan kendisi
gibi bir müşteri bulduğuna seviniyor. Ben
de bir on tane daha satın alıyorum
kartpostallardan. Türkçe'yi bu kadar güzel konuşan
bu coşkun kişiyi tanımaya çalışıyorum.
-Razgradlı Şükrü
bu kartpostalları alanlar var mı?
-Kıymetini bilenler
alıyorlar be yav!
-Sen öğretmenim
demiştin burada mı orda mı?
-Yok be! Hapse tıktılar
Türkçe öğrediyom diye... 15 yıl
Bulgaristan'da öğretmenlik yaptım. Sonra da
bir o kadar da burda. İki tarafta da yarım
yani!
-Yaş haddinden
emekli olsaydın Türkiye'de...
-Bir yılın
daha var dediler. Milli eğitimden sordum.
-Gel senin yaşını
büyültelim tek celsede. Emekli ol!
Razgradlı Şükrü
bana selam verdiğine pişman olmuş gibi
baktı. Kaşlarını çattı.
Kartpostalları kafama atmasına ramak kaldı.
Ben de hakikaten korktum. Masum bir insana hakaret
etmiş kadar pişman oldum.
-Sen ne diyosun be yav!
Devletim bana bekle diyorsa beklerim bir sene!
-Fakat sen zaten toplam
otuz yıl yapmışsın vazife.
-Olsun o başka bu
başka!
-Peki çoluk çocuk
nerde? Bulgaristan'da mı burda mı?
-A be zindanda yattım,
çileler çektim. Kim evlenir benimle? Nasıl
evleneyim. Evlenmeye fırsatım olmadı
benim.
-Peki nerde kalıyorsun?
-Gültepe'de bir
otelde...
-Kazancını ne
yapıyorsun?
-Para biriktirebilirsem
Rodoplar’a giderim. Pomaklar çok iyi Müslüman
insanlar. Onlara Türkçe öğredirim. Hepsi
meraklı Türkçe öğrenmeye... Yolumu gözlerler
benim. Çat pat da öğrenmişler Türk
radyolarını dinleye dinleye. Yazmayı da
öğretiyorum. Bu kartpostallar da çok kıymetli
orda.
-Bundan sonra
evlenirsin, pomak kızları güzel olur.
Yüzünde o çok
evlenmek isteyip de bir türlü evlenememiş
insanların hasreti yandı söndü. Bizans
tarihlerinde fiziki özellikleri hayranlıkla
anlatılan ışık düşmüş
saman sarısı gibi ak pak saçlı, ince
ve uzun vücutlu Kuman Türkleri’ni andıran
Pomak kızları, canlandı gözümde.
-Bizden geçti artık.
- Kısmet
diyeceksin.
- Doğru kısmet!
Balkanlarda aşk kutsaldır. Bir aşk başladığında
cümle alem onların mutluluğuna katkıda
bulunmak için yarışır.
- Peki sana şimdilik
bir işyerinin misafirhanesinde yatacak bir yer
bulalım. Sahibi de memnun olur. Ben sana böyle
bir yer ayarlarım. İstediğin kadar kalırsın!
Sen yine kartpostal sat, ama yattığın
yere para verme.
- Olmaz be! Ne tadı
kalır ki o zaman? Çalışıyorum
ben! Hem de geziyorum yurdumu! Ne tadı kalır
o zaman!
Ben de kızıyorum
bu sırada...
-Be Razgradlı
Şükrü, emekli yapalım derim olmazsın.
Yatacak yer bulurum. Ne tadı var bedelini ödemeden
barınmanın dersin. Bütün bunlar olsa da
sen Rodoplar'da daha çok öğretsen Türkçe'yi...
-Olmaz be yav! Ben zaten
öğretiyorum. Kimin var böyle mesleği?
Nerde var böyle iş? Bak hem geziyorum, hem para
kazanıyorum. Hürriyetim var elimde ya! Sen de
git Rodoplara! Yazık o insanlara sen de Türkçe
öğret!
O mırıldanır
gibi bana eğilip konuşurken göçmen şivesiyle
be yav diyor fakat yüksek sesle konuştuğu
zaman Muharrem Ergin’den diksiyon, Osman
Sertkaya’dan dil, Mehmet Çavuşoğlu’ndan
şiir dersi almış bahtiyar talebeler
kadar pürüzsüz İstanbul aksanıyla, Ankara
radyosu titizliğiyle konuşuyor..
Razgratlı Şükrü
kalkacak oluyor. Biraz daha kartpostal almak istiyorum
fakat cebimde para az. Mehmet Akif'in “Seyfi
Baba” ‘sı aklıma geliyor.
"Ya hamiyetim
olmasaydı, ya param olsaydı!
“Dur”
diyorum “otur, bana adresini telefonunu
ver” Adres Gültepe'de bir otel. Telefonunu
vermiyor. “Odada telefon yok mu” diyorum.
“Var ama ben elimi sürmem.”
“Niye” diyorum. Türkçe ile ilgili konuşmalar
yapmış Bulgaristan'da, dinlenmiş
telefonu, yıllarca zindanda yatmış.
“Burası Türkiye burda öyle şeyler
olmaz” diyorum ama o bir daha elini telefona sürmemeye
yeminli olduğunu söylüyor. O konuda takıntı
oluşmuş, anlıyorum. Sonra cebinden kurşun
kalemle kendi yaptığı Türk Dünyası
haritasını çıkarıyor. Rodoplar,
Üsküp, Kafkasya, hepsi var.
- Bak burada söylüyorum
ben Razgradlı Şükrü... Bir gün Türk Dünyası
büyük kurultayı Bulgaristan'da yapılacak.
Bulgarlar öğrenecek Türkleri ve onlar da Türk
olduklarını hatırlayacaklar!
1989’dan sonra
Bulgar bilginlerinin bu konudaki çalışmalarından
örnekler veriyor. Şiirler söylüyoruz karşılıklı...
Hiç kimse dinlemiyormuş gibi özgür, bütün
memleket dinliyormuş gibi özenli. Bir ara coşkunlukla
boş bulunuyorum:
- Ben Türkçe'nin aşığı
Yunus Emre'dir sanıyordum, yalnızca... Sen
çağımızın Yunus Emre'sisin!
- A be zaten ben
Razgrad'ın Yunus Abdal köyündenim. diyor.
Ne söylesek uyuyor.
Neredeye akraba çıkacağız.
Razgratlı Şükrü
kalkıyor masadan, ben de birlikte kalkıyorum.
Cebimdeki bütün parayı usülünce veriyorum
fakat biliyorum ki bu para onun birkaç günlük
masrafını karşılamaz. Koluna
giriyorum ufocuların şaşkın ve aşağılayan
bakışları altında diğer çay
bahçelerine doğru yürüyorum. Bir yandan da tanıdık
bir göz arıyorum. Hemen alıp da cebine sokuşturayım
diye. Razgradlı Şükrü Mişon
kalfa’nın iskelenin karşısında
150 yıl önce Mecideye camii yapılırken
çaldığı malzemeyle diktiği
rivayet edilen, yıkılmaya yüz tutmuş
heybetli binanın kara gölgesine karışıp
gidiyor.
Mişon Kalfa’nın
Amerika’daki torunlarının gözden çıkardığı
sahipsiz kalmış bu mülk, hakkındaki söylentileri
bilip de bakınca bana on beş yıldır
bembeyaz güzelim caminin kara lekeli ikinci gölgesi
gibi gelirdi.
Kondakçı Metin de
ortalarda yok. Onunla bir keresinde benzer durumdaki
birine birlikte yardım etmiştik. Mehmet
Aslantuğ da evlendikten sonra seyrek gelir oldu.
***
Razgratlı Şükrü
tıpkı Balkan güneşi altında yalım
yalım yanarak Varna açıklarından geçip,
İstanbul’a doğru kuğu gibi süzülen,
dokunsa Nazım Hikmet’in elini yakacak bir
vapur gibi endişesiz ve asude gidiyor. Ortaköy;
Forsa Koca Memiş’in tutsaklık adası
gibi yabancı seslerle örülmüş geliyor
bana. Refik Halit’in eskicisinin minicik
Hasan’ı, Filistin çöllerinde ardında
bırakıp gittiği gibi gür sesini ve
erdemlerini toplamış, kendisine ve Türkçe’sine
hayran bıraktırarak, boğazıma
ıpıl ıpıl kaynağı
belirsiz sızıları, diken gibi çakıp
gidiyor.
***
Gurbette insana para ile
sağlık gerek. İkisi de zayıf
Şükrü de. Keşke çok parası olsa...
Rodopların demir gibi gürbüz havasında bol
bol gezse, daha çok Türkçe öğretse mübarek
Pomaklar’a, Türkçe’ye hasret insanlara,
daha çok şiir okusa böyle gezerken... Bunun için
parası olsa ne güzel olurdu! Hem de Türkiye'de
para ile sattığı kartpostalları
Pomaklara bedava götürüp dağıtırmış.
Birkaç balya fazla götürse... Hastalanırsa ilaç
alsa... Uzun yaşasa... Allah benim ömrümden alıp
onun ömrüne katsa! Şu bir yılı ölmeden
geçirse! Türkiye'den emekli olsa! Belki evlenir
uygun bir hanımla...
Her gün yüz kişiyle
selamlaştığımız Ortaköy'de
şöyle birkaç kuruş borç alacak, böyle
anlarda bankamatik kesilen yüce gönüllü dostlar
yok! Ömer Çalışkan, Apaçi Çetin, Son yıllarda
kasket çiğnemeye başlayan kebapçı
Aliihsan yok!
***
Bendeki bu telaş
niye? Ömrümde ne gezginciler gördüm ben! Şebinkarahisar'a,
Çemişkesek'e camii yaptırmak isteyen,
makbuzlarla gezen ak sakallı adamlara ne paralar
verdim! Mostar köprüsünde bir taş misali benim
de olsun isterdim uzak diyarlarda bir tuğla, bir
taş, bir sütunluk hatıram. Ortaköy
iskelesinde sızıp kalmış Can Yücel'i,
kayıkcıyı evinden uyandırıp
karşıya Kuzguncuğ’a gönderdim kaç
sefer. Gurbete gelip de iş bulamamış
vahşi kapitalizm kurbanlarının elinden
tuttum. Ne deliler gördüm ben her türden. İslamcı
deliler, Sosyalist deliler, sarhoşlar. Türkçe'nin
delisini hiç görmemiştim.
İşte Türkçe'nin
delisi böyle oluyormuş meğer! Öyle olunmaz
böyle olunurmuş!
1997’lere ait bu
hatıra, gündelik olaylardan herhangi biri gibi
kimseye anlatılmadan yüreğimde saklanmış.
Durdum durdum da bir yerde rastladığım
Kırşehir Belediye Başkanı Metin'e
anlattım yıllar sonra bu anıyı. dağ
gibi Metin, bu minicik hatıranın bir yerinde
sarsıldı “benim aslım Razgrad'ın
Yunus Abdal köyünden” diye... Ben de şimdi
ağlıyorum. İnternet kahvesinde çevremdekilere
aldırmadan ve hiç utanmadan, bir ilkokul çocuğu
gibi iplik iplik ağlıyorum. Neye gelmiştim
ve bu satırları niye yazdım. Kimim ben
neyin ve ne yaptım Türkçe için. Kendi kendime
diyorum ki Türkçe'nin delisi öyle olmaz işte böyle
olunur.
***
Eğer sizler güzel,
pürüzsüz, eğitimli sesiyle sokaklarda
kimilerimiz için çoktan modası geçmiş
bayraklı, askerli, nişanlılı
resimlerle dolu kartpostallar satan birini görürseniz,
ondan hiç olmazsa cebinizdeki bozukluklara acımayıp
bir kartpostal mutlaka alın. Çünkü o olsa olsa
bizim Razgradlı Şükrü'dür. Rodoplardaki fütühatı
için ona kumanya lazımdır. Bana göründüğü
gibi, size de mutlaka uğrayacaktır.
Cebindeki kurşun kalemle kendi çizdiği
haritalarıyla birlikte Türkçe'nin delisi nasıl
olunur gösterecektir. Size!
Ya da yalancı gündelik
işler beni bağlamasa, Razgrad'da,
Rodoplar'da Gültepe'de Şükrü'yü şıp
diye bulurdum. Onun o kartpostallarda bulduğu yüce
anlamları ben de bakıp bakıp bulmaya çalışıp,
mübarek yükünü taşıyarak, gezdiği
mavi zirveli Rodop dağlarının gelin
duvağı gibi bulutları altında,
kudurmuş yeşillikler arasında unutulmuş
köylerin un serpilmiş gibi tozlu yollarına
karışırdım.
Orhan Seyfi ŞİRİN