|
Yusuf TAN
Sanatçı ve onun
kişiliği. Bu konu dünden bugünden değil, belki de yüzyıllar
boyunca tartışılagelen bir konudur.
Bir sözle sanatçının
sanatı ile kişiliği arasında tam bir örtüşme mi olsun yoksa,
sanatçının sanatı bir anlam taşıyıp kişiliğin bu sanatla bir
alakası olmasın mı.
Bu tür bir tartışma
daha yıllarca sürebilir, ama eni sonu sanatçı ile
kişiliğinin tam bir örtüşme içinde olmasından yana tavırlar
alanlar çoğunluk oluşturduğu ortadadır. Bunu gerçekler de
doğrulamaktadır.
Sanatçılar, şunu hiçbir
zaman unutmamalıdır ki, daha sanat kavramı ortaya
çıkmasından itibaren sanat ve sanatçılar belli bir topluluğa,
adı konmuş bir halka olayı daha da ileriye götürürsek,
evrenselliğe, yani tüm dünyaya hitap ettiklerini hiç kimse
yadsıyamaz.
Bunu kanıtlamak için
sanat tarihinden sayısız örnekler verebiliriz. Daha Rus
edebiyatının babası sayılan Puşkin, ilerici bir akım olan
Dekabiristleri desteklediği için sürgüne sürülmüş. Kişinev
kentinde kaldığı sürece Kırımyarım adasını ziyaret ederek,
Bahçesaray fontanı adlı ölümsüz eserini kaleme almıştır.
Büyük Fransız yazarı
Victor Hugo, sırf fikirleri yüzünden yıllarca memleketinden
uzak, sürgün hayatı yaşamıştır. İspanyol yazarı Garcia Lorka
ve Bulgar şairi Vaptsarov, şiirleri, dizeleri yüzünden
kurşuna dizilmişlerdir.
Bu örnekleri daha nice
çoğaltmak mümkündür.
Halk deyimiyle şimdi
keseri biraz kendimizden yana yontalım. Toplumculuğu ile tüm
dünyaca tanınan şairimiz Nazım Hikmet’i, Bulgar komünistleri
1951 yılında Bulgaristan’a davet ederler, o kıtlık yıllarda
büyük konuğun sofrasında kuş sütünden gayri hiçbir şey eksik
olmaz.
Nazim Hikmet bu arada
yalnız köyleri kentleri dolaşmakla yetinmez, üst düzey
yetkililerle bir sürü görüşmeler yapar, aynı kan, aynı can
taşıyan Türklerden de dem vurur. Onların haklarını,
hukuklarını ayrılık gayrılık yapılıp yapılmadığını öğrenmek
ister.
Dünyaca ünlü, sonra
enternasyonelliği ile de tanınan şairin bu tür konuşmalarını
işitince üst düzey yetkililerin ilk başlarda ağzı dili
tutulur. Hayhuy ile geçiştirilir konuşmalar. Ama yıllarca
kendi düşünceleri uğruna cezaevlerinde kalan şair hay
huylarle yetinmez. Bulgaristan Türklerinin dilleri, dinleri,
adet ve geleneklerinin korunacağına dair partililerden
güvence alır. Ve bu ülkeyi ikinci ziyaretinde bunların
hiçbirinin yerine getirilmediğini görünce, hüsrana uğrar. O
güzelim Varna’dan memleket hasretiyle yanıp tutuşarak
ayrılır.
Yine bu konuyla ilgili
bir başka Türk yazarına dönelim. AzizNesin de çoğu kez sert
ve keskin mizahı ile hakarete uğrayanların yanında yer
almıştır. Özü ve sözü her zaman birbirini tutmuştur.
1984-1985 döneminde
Bulgaristan Türklerinin hiç dünya dünya olalı bir zorbalığa
tutuldukları bir anda Aziz Nesin imzası ile Türkiye Yazarlar
Sendikası, Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı L.Levçev’e
bir yanıt gönderir. Bu yanıtta... “O insanlar ki, sizin
ülkeniz Bulgaristan’da, kendi istençleri dışında dallariyle,
sanlarıyla, gelenekleriyle, kültürleriyle, dinleri ve
dilleriyle zorlanarak Bulgarlaştırılmaktadırlar. Olay işte
bu denli yalın!” denmektedir. Devamla: “Gözler önünde
geçmekte olan bu gerçeği saptırmaya çalışmanızın yazarlık
onuruyla bağdaşması olanaksızdır...”
Demek ki, büyük sanatçı,
dünyaca ünlü mizah ustamız bu alıntıda iki kavramdan söz
ediyor; yazarlık ve onur. Bir sözle yazarlardan onur sahibi
olmaları istenmektedir! Onların duygu ve düşünceleri,
yarattıkları eserler ülkenin gerçeklerine ters düşmemelidir.
Oysa ki, Bulgaristan’da
o ağır süreç içinde bir takım Türk kökenli yazar ve
çizerlerimiz kendilerini Bulgar milliyetçilerinin hizmetine
koştular. Haa öyle mi, biz Bulgarca da şiirler yazarız,
zaten Türkçe Türklük bizim neyimize, diyerek kendi
insanlarına sırtlarını çevirdiler. Bulgar milliyetçileri
kimilerinin sırtını okşayarak, şiirlerinin sanat değeri
olmasa da, zirvelere yükselttiler. Neredeyse, onları birer
milli şair, ilan edip geçeceklerdi!
Bugün Bulgaristan’da da
durum yüz seksen derece değişti. Ne acıdır ki, bazı aklı
başında edebiyatçılarımız, hâlâ gerçekleri kabullenmekte
zorluk çekiyorlar. Neymiş be, haa, ona dokunmayan, iyi
şairdir. E, kişiliğine gelince o daha başka bir olay...
Biraz daha üstlerine gelince, yahu adamın yapısı, karakteri
öyle, berbat işte, deyip işin içinden çıkmak istiyorlar.
Demek ki, sen o ağır
süreçten geçerken halkınla birlikte yanıp tutuşmamışsın,
onların ağrılarına sızılarına ortak olmamışsın, gene de iyi
şair güçlü bir sanatçı geçineceksin.
Bu ağır yıllarda
direnen, sanatını insanlarımızın çekileri, davaları ile
bütünleştiren yazar ve şairlerimiz de vardı. Bir Osman Kılıç,
sarsılmaz iradesiyle ölüm tehditlerine rağmen kişiliğinden
bir zerre ödün vermedi. Ömer Osman Erendoruk da güçlü
kalemiyle daima ezilen Türk insanının yanında oldu. Onu
sürgünler, cezaevleri hiç yıldırmadı. Hikâye ustası Ahmet
Mehmet de binbir işkence ve azımsamalara boyun eğmedi, hiç
kimseden, hiçbir kurumdan halkına hıyanet adına terfi
istemedi... Bu gibi onurlu yaratıcılarımızın listesi daha da
uzar.
Bir sözle, sanatçı ve
onun kişiliği ayrı düşünülemez. Aksi takdirde sağ elinle bir
şeyler yapıyorsan, sol elinle onu bozuyorsundur! |